İnsan;
‘gördüm yaşadım’ demeli,
‘gördüm’ demekle olmuyor.
Şehirleri gördüm demek, ne kadar soğuk, ne kadar uzak.
İnsanları gördüm demek, ne kadar anlamsız, ne kadar boş.
Yaşamalıyım işte. Şehirleri de, insanları da.
Hem görmeliyim, hem yaşamalıyım.
Durmamalı, dolmamalı zaman.
Dönüp baktığında anlatacak bir şeyleri olmalı. Oturup kaldığında kelimeleri ardı sıra sıralamalı. Gözleri başkalarının gözlerine bakıp kaldığında anlatmalı çok şeyi. Kitap gibi olmalı. Okundukça okunsun, anlattıkça anlatıp çoğalsın.

İşte götürüyorlar onu; ‘hırs yapmış ev alacağım’ diye, ‘didinmiş arabamı değiştireceğim’ diye. Ona kanser demiş doktor inanamamış, işte götürüyorlar. Durdurun ne yaşamış sorun. Hepsini gördüm diyecek hem de hepsini. Yaşadın mı? Söylesene hangisini yaşadın?
Bir saksı Kasımpatı alıp, koklamak gibi. Sulayıp, güneşte ona öykü okumak gibi, hastalanınca gübrelemek gibi, budamak gibi. Ne yaşadın?
Portakal kabuğuna dokunup almak gibi. Yıkarken, sulu damarlarına dokunmak gibi, soyarken suyunun eline sarılması gibi, gözüne kaçan suyuna gözyaşının gelmesi gibi. Boğazında ki tatlı ekşimsi tadı gibi. Ne kadar yaşadın söylesene? Ne kadar özümsedin?
Korkuyorum. Yaşayamamaktan. Boşluklara inanıp, yokluğa inanıp bırakmaktan. Korkuyorum yaşayamamaktan, sadece gördüğümle yetinip ölmekten…
***
Fotoğraf: M-a-e-e








