Şimdi Sana, Yeniden

‘Yaz’ dedin, neyi nasıl yazacağım peki?

‘Yokluğumu yaz, bir insan benim yokluğumda ne hisseder, kalp atuşları nasıldır, teni nasıl soğur? Yaz işte, merak ediyorum’ dedin.

Yazıyorum işte!

‘varla yok arası gibi bir şeysin’ dedin.

O nasıl oluyordu ki? Araf’tan geldiğime dair izler mi vardı üstümde? Gözbebeklerimde?  Bilmiyorum… Hep kendi boşluklarımdan bahsederdim ama bu kadar yoklukta olduğumu bilmezdim. Ama vardım, bak burdaydım.

‘dokunduğumda hissedecek gibi ama sanki biraz sonra hiç gelmemiş gibi gidecekmişsin gibisinde. Sanki merkezime süzülecek sonra da bir damla gibi buhar olup yok olacak gibisin. Sen! Sen nasıl bir büyüsün söyler misin?’ dedin.

Gerçekliğime nasıl inandıracaktım seni? Varlığımı, elle tutulur yanımı nasıl hissettirecektim sana? Seni yeniden bir rahme atsam, ani bir doğum ile uyandırsam kendine gelir miydin?

… Hey! O dağlardan birinde, ateş başında kendi gerçeğini arayan!

Biliyorum diğerleri gibi gecenin ayazında uyutmayacaksın kendini! Gerçeğin sancılı kargaşasında sörf yapacaksın.

Ben, ellerinde ki yanık ve çalı kesikleri kadar gerçeğim. Ve her sabah dağların üstünde izlemeyi sevdiğin dumanlar kadar…

‘diğerlerinden ne farkın var? Neden bu kadar sessizsin, neden başında suskunluk var? Ben buna mı takıldım da hala eşiğinden geçemedim?’ dedin.

Güldüm geçtim. Ve anlatmamayı seçtim ve öğrendim. Anlatmanın sularında o kadar boğuldum ki boğulacak bir canım daha kalmadı.

Benim sessizliğim kutsaldır, erişilmezdir. Onu bozman savaş sebebimdir. Sakın yargılayarak, bozarak dokunma!

Açtım saç tellerimi gir içeri, sadece yaşa! Ve sadece hisset! Ve anla!

Dahası yok!

….

Fotoğraf: Mechtaniya

  • Digg
  • Del.icio.us
  • StumbleUpon
  • Reddit
  • Twitter
  • RSS

Yorum yazın