Konuşmadan Gülüşen İnsanlar
Orda öylece duruyordu. Ne bir ses, ne bir iz… Hani olur ya el ayak çekilince, tek başına kalmışçasına sessizleşirsin, yerinin belli olmadığı bir şehirden gelmiş gibi olursun.
Aglaya… Ah Aglaya. İhsan Oktay Anar’ın Puslu Kıtalar Atlası’nın sessiz, varla yok arasındaki kahramanı. Nerden çıktı ki Aglaya? Şimdi ne alakaysa? Ama Bünyamin sana âşık oldu Aglaya. Hani ağlayarak esir kampından satın alınmıştın ya, hani Büyük Efendi eğlensin diye Bünyamin’nin odasına göndermişti seni, ağlamıştın. Hani yüzünün yanıklarını görmeyesin ve korkmayasın diye ışıkları açmamıştı Büyamin. Hani dizinde ağlamıştı senin Aglaya. Aslında bir gece de sana âşık oldu Aglaya. Sana şiirler yazdı Aglaya sonraki gecelere. Sen bilmedin. Onun suçu değildi ki. Babası hayal etmişti öyle olmuştu. Düşlemişti olmuştu. Öyle demişti ‘Hayat düştür.’ demişti. Nerden çıktı Aglaya şimdi? O romanda varla yok arasında geziniyordu oysa. Fark edilmiyordu bile…
Hala orda oturuyordu sessizce sanki bir iz gibi. Var ama yok. Yanına bir kız geldi. Kıskandım mı? Hayır. Evet belki. Ama güzel gamzeleri vardı işte. Konuşmadılar. Gülüştüler. Hala konuşmadan gülüşen insanlar var mıydı? Evet, varmış bak karşımdalar. Bir şey oldu. Ben sus oldum. Ardından da yok oldum. El hareketi… Karşısında ki kıza el hareketiyle bir şeyler anlattı. Meğer duymuyormuş. Anlatırken uzun, uzun dalıyordu sürekli.
Sesler… Bir anda bütün ses karmaşasını duydum. Hepsi birden kulağımın içinde yüzmeye başladı. Hepsi.
Görme engeli olan insanlardan için hep karanlık renkten bahsederler hep, ya duymayan nasıl bir renk içindedir? Nasıl bir boşluk? Upuzun, toprak bir boşluk mu? Nasıl bir sessizlik bu? Çocuk parkından geçerken o cıvıldayışı duyamamak, ya denizin sesini? Söylesene onun için nasıl bir uçurumdan düşüşüdür? Yâda nasıl bir bilye çaldırış hüznüdür?
—
Fotoğraflar; Victor














