Kış, Kasım, Kasımpatı

İçimden geçiyor ‘Eylül’
Tamam işte, ben burdayım. İnan, mutluyum da.
İstanbul işte, aşık olduğum koku.

Ama o şarkıda kendimi dağlıyorum,
Neden?
Bilmeceleri sevmezdim ya, yine sevmiyorum yine laf değiştiriyorum.
Oyunbozanlık yapıyorum, çakmıyor musun?
O şarkı dağladıkça laf değiştirip, yok oluyorum.
Anlamadın mı oyunbozanlığımı yine?

”koyverdin gittin beni, allah’ından bulasın.
kimse almasın seni, yine bana kalasın.
sevdiğim senin aşkın ciğerlerimi dağlar.
hiç mi düşünmedin sen, sevdiğin böyle ağlar.

gelevera deresi iki dağın arası,
yüzünden silinmesin bıçağımın yarası.”

Kasım geldi,
Kasımpatılarda çıktı ya kıskandı, geldi Kestaneler.

Fotoğraf: Banu

 

 

» No Comments

Öyle Birşeymiş

Ne sancılı birşeymiş bu,
Ne Kramplı bir suretmiş…
Şehrin ışıkları bile kandırmıyormuş,
Rüzgara kapılıp giden avare gemiler bile mest etmiyormuş.
Özlüyormuş işte insan,
Sözleniyormuş paylaşılan anların bir dilimine…

Kalp özleyip tıklıyormuş,
Söz özleyip tekliyormuş,
Öz özleyip pusluyormuş…

Ne şehrimi özledim, ne gece penceremi
Ne babamı, ne toprağın rengini,
Karnımdaki kramp sancısının özlemi annemmiş…
Sancının uğultulu sesiymiş.

Kokusuymuş, sözüymüş, özüymüş…
Özlemekmiş işte bu karın ağrımın/sancımın nedeni…

(Birde kalbimin kırık ucunu)

Fotoğraf: Alicja Rodzik

» 1 Comment

Biraz Da Gideyim

Şimdi gidiyorum ben.

İstanbul’a süzülüp geleyim dedim.

Aldım üstüme söylenecek selamları, gidiyorum.

Dedim; Kız Kulesi ile iki lafın belini kırıverelim hafifinden,

Martılarla akşam yemeği.

En çok maviye doyayım,

En çok içimdekileri özleyeyim.

Ama en azından bir süre gideyim.

 

Biraz sadece /ama sadece/ kendi gölgeme basıp sendeleyeyim diyorum,

Biraz sadece kendi elimden yemek yiyip tadını beğenmeyeyim,

Biraz da kendi gülüşüm boşlukta yayılıversin.

Biraz da yalnız kalayım.

Biraz da gideyim…

 

Ben biraz kaybettim; Heyecanlarımı… Anlamlarımı… Gülüşlerimi… Sürprizlerimi…

 

Şimdi gidip bulup geleceğim.

Kasım’da görüşüz emin olun. Siz en iyisi emin olmayın bilin. Belki daha önce gelirim kim bilir. Ama şimdi gidiyorum biraz.

 

 

Fotoğraf: 6eternity9

 

 

 

» 6 Comments

Eylül Geçerken

Var işte. Buralarda bir yerlerde. Benim hayatımda. Bilmem ama onu. Tanımam. Nerede yaşar, nasıl bir odada solur. Renklerini de bilmem mesela. Bir dost sohbetinde kahveyi nasıl içer, bir alışveriş merkezinde ilk hangi kokuyu alır? Bilmem ben onu gökyüzüne bakan göz rengini, şeftali tutan ellerinin narinliğini, sofra hazırlama becerikliliğini. Ne adını takip eden soy adını bilirim, ne de onu dünyaya getiren annenin ten rengini. Ne sever, ne okur, ne dinler…

En çok neyi hayal eder, okuduğu kitap kahramanlarını nasıl hayal eder, yolda nasıl yürür, en çok hangi öğünde mızmızlık eder. Bilmiyorum işte. Merak ediyor muyum? Hayır. Ama var, buralar da ve benim yanımda. Saydıklarımı bilmemek bizi ayırmaz değil mi? Bilmemek var olan bağı koparmaz değil mi? Hayır.

 

Var işte. Buralarda bir yerlerde. Benim hayatımda. Var olmaya devam eden ve devam etmesini istediğim bir su perisi. Varla yok arasında… Ve Eylül geçerken ne demiş yastığımın çukuruna bak…

 

 

‘’Son yazıyı okudum Eylül ile ilgili olanı. Sanmıyorum ki Eylül deyince anısı olmayan birileri olsun. Bana da basıyor Eylül ayı. Aynı şu anda gökyüzünde bulunan bulutlar ruhuma da geliyor. Şimdi gönlümden parmaklarıma dökülenler dökülenleri okuyacaksın bu yüzden uyum falan olmayabilir.
 
28/07/1993 Çarşamba akşamüstüydü babamın ölüm haberini aldığımda. Balkondaydım ve henüz oyunumu tamamlamamıştım. 10 yaşımın tam ortasındaydım ve ben babamın koca popolu kızıydım. İşte o Temmuz’u takip eden Eylül ayında bulutlar yine geldi ama bu sefer daha karanlıktı. Rüzgâr daha soğuk esti o yıl. Ben daha zor zamanlar geçirdim. Senin de yazdığın gibi aslında o zamandan beri her an depresyona girebilirim. Bir an fark etmediğin kıvrılmış halıya takılıp tökezlemek gibi düşebilirim o duygulara aslında. Ama sürekli erteleme durumundayım o duyguları. Sonraki Eylüller okul telaşını hatırlattı hep. Ve bu Eylül ben birini diliyorum aslında. Adı konmayan bir duyguyla ilgi bekliyorum, gözlerine baktığımda nedensiz içinden geçenleri anlayabilmeyi istiyorum. Ummadığım anda bir tebessüm oluşturan mesaj görmek istiyorum telefonumda. Bana “Sensiz Saadet Neymiş” şarkısını söylesin telefonu ilk açtığında. Elimi öyle bir tutsun ki kalabalıklara girdiğimizde herkes fark etsin bizi. Ve ne kadar yakıştığımızı söylesinler birbirimize.
 
Ve bu yazı gökyüzüne bıraktığım bir dilek olsun tıpkı küçük bir kızın elinden kaçırdığı uçan balonu gibi. Ve belli bir yüksekliğe ulaştığından patlayıp geri düşsün parçaları bana gerçekleşecek bir dilek olarak.
 
Ve teşekkür ederim okuduğun için bu yazıyı.
 
30 olmadan bir şey olmalı
Ya bir sevgili olmalı kokusu burunda tütülen,
Ya bir kızı gibi sevdiği kayınvalideye gelin,
Ya da anne olmalı pembe yanaklı bir kız çocuğuna,
Olmadıysa hiçbiri 30′un sonunda
Yine de hayallerine karşı dimdik durmalı bu hayat yolunda…’’

 

Fotoğraf: Erinkresp
 

 

» 2 Comments

Zihnimde Bir Düş

‘Çünkü her baba oğluna bir şeyler öğretmek, ona doğru ve gerçek olanı göstermek ister. Oysa benim sana, düşlerimden başka verebilecek bir şeyim yoktu. O yüzden sana şimdi elinde tuttun garip kitabı verdim. Ama ne yazık ki Dünya’yı gösteremedim. Sana aslında Kâtip Çelebi’nin, Cihannüma adıyla tercüme edip bana bir nüshasını hediye ettiği Atlas Minor gibi bir eser bırakmak isterdim. Oysa dünyaya sırt çeviren benim gibi birinin zihninde Boşluktan başka ne olabilirdi ki? Kendisinden düşler yarattığım Boşluğun atlasını, Atlas Vacui’yi bu yüzden yazdım: Sen okuyasın diye değil, yaşayasın diye.

 

Zihnimde bir düş olan sevgili oğlum, işte böyle zavallı babanın yaşayamadıklarını yaşadın ve dokunamadıklarına dokundun.

 

                        ‘İhsan Oktay Anar’ın Pusulu Kıtalar Atlası’ Kitabından…

 

 

***

Fotoğraf: Mark Galbreath

 

» 2 Comments

Âşıkken

‘Çoğu insan gibi, âşıkken ben de iştahtan kesilirim aslında. Garip bir doygunluk yaşarım çünkü. O mutluluk ve heyecan bana o kadar hâkim olur ki ne yemek yiyebilirim, ne sigara içebilirim. Kitap bile okuyamam. Uyuyamam hatta. Ciddi bir konsantrasyon sıkıntısı çekerim. Ama aynı zaman da dünyayı tersine çevirebilecek kadar da güçlü hissederim kendimi. Âşık olduğumda iştahtan kesilmiş Atom Karınca’ya dönerim kısacası.(…)

 

Ayrılıklarda ise iştahım açılır: Hatta şekere dönüşen karbonhidrata yoğunlaşırım, hamur işlerine düşkünlük göstermeye başlarım. ‘Ben bir salata alayım’ falan diyemem o saatten sonra. Ekmek arasına Vietnam sandviçleri gibi karışık kuruşuk doldurulmuş her türlü malzeme, mantılar, pilavlar, spagettiler ve bütün çocukluk yemekleri aşk acıma birebir gelir. Kızarmış köfte, patates, puf böreği, çikolatalı kek…’

           

           

                        ‘İclal Aydın Senin Adın Bile Geçmedi’ Kitabı’ndan…

 

 

***

Fotoğraf: Marielle

 

» 1 Comment

Naz Makamında Mısın?

Bu şehir ve ben…

Bunaldık, arlanmadık ama biz kendimizden bıktık.

Getirsen artık yağmur mevsimini. Biz dudaklarımıza Nar lekeleri bulaştırırken, sen getirip koysan avucumuza yağmur tanelerini. Hani diyorum toprak yeniden özüne dönse. Ağaçlar yeniden ıslanıp aynada ıslak saçlarına bakıp ‘ne kadar güzelim’ dese. Akşamları bir yağmur iltifatına açsa bütün kokularını Akşamsefaları.

 

Bir avuç martıydım hani. Yanar döner kaçardım. Uçsuz bucaksız uçardım. Yüreğimi tırnaklarımda taşırdım.

 

Bu deniz ve martılar. Bu şehir ve ben. Bu şarkılar ve bu naz makamı. Bu kitaplar ve şairler. Bunaldık… arlanmadık ama biz kendimizden bıktık. Hani diyorum getirsen yağmur mevsimini de ıslanıp, ten değiştirsek, öz değiştirsek, benlik değiştirsek.

 

Hani utanmadan kansak yeniden çamur toprağına. Bir martı sarhoşluğunda ömür bitmeden bir damlaya kanıverip yeniden bitiriversek umudumuzu. Seni görselim de alıverelim omzumuza masumiyetimizi.  Ayaklarımıza geçiriverelim çocuk heyecanlarımızı. Bir sıcak çayda yüzdürelim erimez tükenmez tebessümlerimizi.

 

Dudağımıza Nar taneleri, tırnaklarımızda gelincik suretleri. Biz ıslak Papatyaları da özledik aslında. Hani beh desen bize yeniden gülüverse kirpiklerimiz. Şimdi sen gel, ben sana sakladığım mavi bilyelerimi vereceğim. Sen bir başla akmaya, ben başlayacağım sana kanmaya.

 

Ben bir karış çocuktum ve hala bir avuç martıya kanardım. Yanar döner gülerdim. Uçarı kaçarıydım.

 

‘Toprağın yüzünü özler’ bilmez misin?

 

 


Fotoğraf: Turgay Şahin

 

» No Comments

Şimdi Ben

Gardırobumu yeniliyorum bugünlerde. Elde, içerde olan her şeyi elden çıkarıyorum.

Kışlık bölmede;

A’ya duyduğum alerjili aşkı en arkaya koymuşum. Onu en iyisi çöpe atmalı, kimseye zarar vermemeli.

B’yi görünce kramplar giren umutsuzluk, mavi umudun önüne koymuşum ne körlük.

Mor renkte ‘gelecek yıl yapılacaklar’ eteği. Hiç giyilmedi.

Siyah ‘yapamadıklarım’ paltolunu. Gittiğim her yerde giymişim. Sanki çok yakışıyordu?

Bir yanı öfke bir yani fedakârlık rengi gömleğim… Aslında hiç sevmezdim seni.

 

 

 

İsimlerle dolu şalım… Bazen kalbimin karanlık yönünde duran bütün isimleri unutmak, kazımak geliyor içimden.

Bir yanı yanmış, kırgınlık kazağım. Neden bu kadar çok giydim ki seni?

Neden yeşil yaşamı giymek dururken, inadına gri renkteki asık surat elbisemi giydiğimi hala anlamıyorum.

Bazen, çoğu zaman kendimi anlamıyorum. Oyalanmadan, çıkartmalı hepsini…

 

Şimdi hangi masalı anlatsam diye düşünürken gözlerime, 

Gölgelerini kaybetmiş kirpiklerimi görüyorum.

Şimdi kim dinleyecek ki,

Surlarımda kedi yavruları beslediğim kalelerimden kaçan güvercinlerinin Yunan şarkılarını?

Şimdi yüreğim rüzgârsız dalgasız mavi deniz sabahı.

Uyandırmasanız?

 

Şimdi ben

Hani 18 gün sonra İstanbul’a gidiyorum ya,

İşte o gün içimi Kız Kulesine boşaltıp, kendimi de yok etsem olmaz mı?

 

Fotoğraf(lar): Öner Batur

 

» 3 Comments

Nisan’dan Eylül’e

‘’Ben seni tek bir ben ile sevmemiştim ki, şimdi benden tek bir gidişine sessiz kalmamı bekliyorsun. Kadın gibi sevmiştim mesela seni, zarafetine düşkün. Çocuk gibi, isteklerine âşık. Sonra bir de yabancı gibi sevmiştim, anlaşılmayan. Biraz da dalıp dalıp kaybolduğum kuyularda şizofren gibi de.

 

Haksızsın. İçimdeki yangına bir ses ararken de sevildin. Koynumdaki çocuğu meydanlarında koştururken de kayıtsız. Umutluyken de, umutsuzken de. Yorgun ve yaralıyken de. En çok da olumlu ve olumsuz eklerle birlikte. En gereksiz konuları bile ciddiye alırken de sevildin mesela. Tablada yığın yığın soru işaretleri arasındayken de. Ortak takvimde aynı ayı göstermezken de. Aşkların neden bittiğini çocuksu bir telaşla anlamazken de.

 

Kadındım ama kanı deli, delikanlı gibide sevmiştim. Anladığını hayata renk ve tat olarak karıştıran yemek düşkünü bir kadın gibi de. Evine ekmek parası yetiştirmeye çalışan elleri nasır olmuş kadın gibi de. Çocuklarına şemsiye olmuş şefkat abidesi kadın gibi de.

   

 Eski tek bir ben ile değil, yeni, yenilenen ben’lerle hep sevilmiştin. Şimdi bana, içimdeki ben’lere tek bir gidişini anlatmamı bekliyorsun. Ben seni tek bir ben ile sevmemişken, hangi ben’e gidişini anlatayım?

 

                                                                                  20.Nisan.09’’

 

O zamanlar aylardan Bahar’dı,

Can acımın ağaç yapraklarında yeşermeye başladığı andı.

Şimdi aylardan Sonbahar. Acımın yapraklardan dökülmeye başladığı mevsim.

Filmlerden filmlere dalıp, karakterler denizinden yüzüp çıktım. Karar veremedim hangisinde karar kılmalıydım, kılamadım. Hepsinin içinden yüzüp tek bir ben olamadım. İlle de bir ben mi olmalıydım? Arlanmadım.

 

**

 

Gittiğim her yere huzursuzluğumu taşıyorum. Sevmiyorum bunu. İpi kopmuş, sahibine düşkün bir köpek gibi huzursuzluğum. Gitsene işine! Ama yok!

 

**

 

Gece otobüse binenlerin pek yolcu edeni olmuyor nedense. Gece yolculuğunu kendinden kaçanlar mı, kendine kaçanlar mı tercih eder? Bilmiyorum. Saat 23.00. çok şey barındırıyor aslında bu yolculuk. ‘telefonları kapatıyor muyuz?’ dedi çocuklu bir bayan, belli ki kocasının aklı onda. ‘her şey serbest’ dedi kıvırcık gözleri fır dönen adam.

 

Koltuk 20. koltuk 21 boş.

20/yaşımın başlangıcı. Yan koltuk/ hayatımın boşluğu.

 

Gelecekte ki gelecek olan;

Nerelerdeydin? Vardın biliyordum ama nerede? Gözlerim seni aradı yeni güne hazırlanan otobüste. Ön koltukta mıydın, tercihinden kaçındığım. Arka mı hiç nasip olmayan. Yoksa benim gibi orta koltukta mıydın?

  

İçimin ve bedenimin ağırlığı ile önce gözlerini çizdim küçük bir gülümseme ile. Deniz gibi huzur mu verirdi gözbebeklerin? Yoksa zeytin gibi dinginlik mi? Belki de kahve gibi yorgunluk bilemedim.

Sonra dudaklarını çizdim, yarı baygın gözlerle. Papatya gibi mi gülerdin, duru? Yoksa karanfil gibi, hüzünlü? Belki de Begonvil gibi muzip ve gamzeliydin? Onu da bulamadım.

Kaşlarını, burnunu, çeneni ve kulaklarını daha sonra çizerim. Saçlarını da… Ve ellerini de…

Olmaz mı?

 

***

Fotoğraf(lar): Fırat GÜRGEN

 

» 4 Comments

Nar Mevsimi

Mahyalar Ramazan’ı anlatır,

Aylardan Eylül, üşümemin sebebi Sonbaharın gelmesinden mi?

Kapıları tıklatan misafir Güz mü?

Mevsimlerden Nar mevsimi… Bak etrafına Nar’lar sanki bir kandil.

 

‘bütün yalanlardan daha çok sevdim seni’ diyor Nev.

Ben ise seni suskunluğum kadar sevemedim.

Aslında sandığım kadar da sevmemişim seni.

Ben seni sevmemişim ki.

Gerçekten.

 

Ramazan sebebiyle mi camilerin ışıkları bu kadar güzel?

Artık, sabaha karşı, havlayan köpek sesinden ürkmeyişim; aslında zikir yaptıklarını öğrenişimden midir?

Bilmediklerimizden mi bu kadar çok korkuşumuz?

Herkes isminin anlamından nasiplenirmiş. Nasibimin anlamını anladığımdan mı bu suskunluk?

Boşuna iyilerin adını koymazlar bebeklere. Ona çeksin diye.

Canının çok yanmasından mı her akşam, iftardan sonra, bir köşeye çekilip uzun uzun türkülerde uzaklara daldırıyor gözlerini annem?

Türküler acılardan meydana gelen sözler dizesiydi değil mi?

‘kemiksiz dilden çıkan kelimenin bir daha mümkünü yok ki geri gelsin’ cümlesini artık yaşayışımdan mı bu kadar karanlığım?

Bundan mı âlimler hep kör sessizlikte olur?

 

Bu yazar… Bu yazar çok sevildiğinden mi bu kadar güzel anlatışı aşkı?

 

‘Bir yanardağ gibi dağıldı sözünün alevleri, sen nasıl aşksın, dedi. Bir aşkı tartarsa ancak aşk tartar. Akıl aşka denge değildir. Karanlıksam karanlığımı, bulanıksam bulanıklığımı kabul etmezsen nasıl aşksın, diye yineledi. Sustum. O susmadı. Bana aşksan aşk gibi gel, dedi. Aşkın pazarında, kendisinden başka hiçbir ölçünün geçerli olmadığını bilmiyorsun ve aşkın erliğine soyunmuşsun…’

 

__

 

Fotoğraf; Beata

» 5 Comments