Kasım

Aşkı seviyor.

Yaşamayı seviyor.

Hayatı seviyor.

Onların hepsi onu oluşturuyor.

Sanki biri olmasa oda olmayacak, geriye çorak bir ot kalacak gibi. Otsuz, güneşsiz.

İnsan onun yanındayken yaşadığını hissediyor, renklendiğini hissediyor. Tabi bunun yanında kendinin hayattan ne kadar kopuk, ot olduğunu.

 

Sesleri seviyor,

Yemek yapmayı da.

Yemek sanki onun kelimeleri, cümleleri.

 

 

 

» 1 Comment

Mutsuzluk tehlikelidir

Tehlikelidir mutsuzluk.
İnsanı şaşırtır.

Telaşlandırır.
Öç duygusuna sürükler.
Yalnızlık korkularıyla yakar.
Geçmişin hatıralarıyla hırpalar.
Yabancılara muhtaç eder.
Ve, birçok insan mutlu olduğunu bilmediğinden mutsuzluğa düşer.
Bir kere mutsuzluk nehrine düştün mü de çıkması zordur.
Bilirim o suları, oralarda yıkandım.

“Birçok insan” diyor Dostoyevski, “mutlu olduğunu bilmediği için mutsuzdur.”
Şaşırtıcı hatta kızdırıcı bir cümle bu.
Ama düşündürücü de.
Düşündükçe de bu büyük yazarın haklı olabileceğini hissediyorsunuz.
Ben, kendini mutsuz sanan çok insan gördüm.
Mutluluklarıyla kendileri arasındaki en büyük engel kafalarındaki “mutluluk” tarifiydi.
Çocukken seyrettikleri bir filmden, okudukları bir kitaptan, büyüklerinin anlattığı bir hikayeden insanların aklına bir “mutluluk resmi” yerleşiyor ve bu resme benzemeyen hiçbir görüntünün mutluluk olabileceğine daha sonra inanmıyordu.
Ellerinde tek bir mutluluk kalıbıyla dolaşıyorlar, bir başkasının kendine dar gelen ayakkabısını giymeye çalışır gibi kendi mutluluklarını bu kalıbın içine sokmaya uğraşıyorlardı.
Eğer mutlulukları o kalıba sığmazsa mutsuz olduklarını düşünüyorlardı.
Başka bir biçimde de mutlu olunabileceği ihtimali onlara inandırıcı gelmiyordu.
Akıllarındaki mutluluk tarifine uymadığı için sahip oldukları mutluluğu değiştirmeye uğraşıyorlar…
Ve mutsuz oluyorlardı.
O insanlar, bir zamanlar aslında mutlu olduklarını ancak mutluluklarını kaybettiklerinde anlayabiliyorlardı.
Bunlar, insanlık aleminin içindeki en büyük duygusal nehirlerden biri olan mutsuzluğun içine diğer talihsizlerle birlikte akıyorlardı.
Orada gerçek mutsuzlarla, terk edilmişlerle, sevilmemişlerle, sevdiğini yitirmişlerle, hayallerine ulaşamamışlarla buluşuyorlardı.
Birbirinden çok değişik maceralardan, hayatlardan, kırgınlıklardan bu nehre akmış insanlar, burada zamanla birbirilerine benziyorlardı.
Onları bakışlarından, seslerinden, bazen başkalarını çok şaşırtan bir cüretkarlığa dönüşen telaşlarından tanıyordunuz.
Hemen hemen hepsi de ümitlerinin çoğunu kaybetmişlerdi.
Ellerinde kalan çok küçük bir ümit kırıntısıydı.
Mutsuzluğu onlar için çok tehlikeli kılan da ellerindeki bu küçücük umut parçasıydı.
Bu umuda yapıştırılmış öfkeli bir intikam isteği de bulunuyordu dağarcıklarında.
O çok ünlü “Mutlu aileler birbirlerine benzerler, her mutsuz aileninse kendine özgü bir mutsuzluğu vardır” cümlesiyle başlayan kitabının girişine Tolstoy’un önsöz yerine yazdığı tek satırlık alıntı, birçok mutsuzun duygusunu da dile getiriyordu:
“İçim nefretle dolu, öcümü alacağım.”
Geçmişe ve geçmişte kalan birilerine karşı nefretle ve intikam isteğiyle dolu oluyordu mutsuzların çoğu.
Geçmişten öç almak istiyorlardı.
Geleceğe dair ise çok küçük bir umutları vardı.
Gelecekle ilgili ümit, içinde geçmişten öç alma isteğini de barındırıyordu.
O minicik ümidin titrek ışığını her yerde, her insanda arıyorlar, bunu bulduklarını düşündüklerinde ise hiçbir mutlu insanda görünmeyen telaş dolu bir çabayla ileri doğru atılıyorlardı.
Bu mutluluk ümidini gerçekleştirebilmek ve geçmişle hesaplaşabilmek için her yöne, her insana doğru neredeyse hiç düşünmeden kendilerini fırlatıyorlardı.
İnsanlar daha sonra pişman oldukları birçok şeyi böyle bir ruh halinde yapıyorlardı.
İçine düştüğü uğultulu sularla bir felakete doğru sürüklendiğinden korkan insanların kurtulmak için neler yapabileceğini daha önceden tahmin etmek bile mümkün olamıyordu.
Özellikle mutsuzluk nehrine yeni düşenler, timsahlarla dolu bir sudan geçmeye çalışan karacalar gibi kurtulmak için canhıraş bir şekilde çırpınıyorlardı.
Neredeyse bir tür kişilik değişiminden geçildiği bir dönemdi bu.
Mutsuzluk, vahşi bir biçerdöver gibi insanın ruhunu parçalıyordu.
Bütün güvenini yok ediyordu.
Mutsuz insanlar, hep bir uçuruma düşüyormuş duygusuyla her karşılaştıkları yeni insana, içine girdikleri her yeni çevreye “Acaba tutunabileceğim dal burada mı” diye bakıyorlardı.
İnsanlar hayatlarındaki en şaşırtıcı ilişkileri de bu mutsuzluk krizinde yaşıyorlardı.

Hayatın bir daha asla “güzel” olmayabileceği endişesi ruhlarını öylesine kuvvetli bir biçimde sarıyordu ki yeniden “mutlu” insanların arasına dönebilmek, bu korkulardan, yalnızlıklardan, güvensizliklerden, acılardan sıyrılabilmek için her ihtimali, en anlamsızlarını bile deniyorlardı.

Hiç bitmeyecekmiş gibi gözüken derin bir yalnızlıkla, yeniden hayatla barışabileceğini söyleyen minicik umut arasında sanki baş döndürücü bir tahtıravallide inerçıkar gibi sürekli bir dalgalanma yaşayan mutsuz insanların, tek başlarınayken kederli bir yorgunlukla bir kenara oturup, başkalarıyla karşılaştıklarında irkiltici bir enerjiyle ayaklanmaları, bu yıpratıcı değişimleri sürekli yaşamaları bütün ruhsal dengelerini de altüst ediyordu.

Sükûneti unutuyorlardı.
Hep çırpınıyorlardı.
Onları yeniden mutlu edecek birini bulabilmek, geçmişten öç alabilmek, kendilerine olan güvenlerini tazeleyebilmek için, aklını ıssız dağlarda kaybetmiş şanssız bir altın arayıcısı gibi her yeri kazmaya çalışıyorlardı.
Gülünç olmaya bile aldırmıyorlardı.
Bazen, ruhlarını kaplayan kasırga aniden duruverdiğinde, bir anlığına, “ben ne yapıyorum” diye kendilerine soruyorlardı ama bu sadece bir andı, kasırga biraz sonra yeniden başlayıp onların kendilerine dönük gözlerini karartıyordu.
Yeniden kör oluyorlardı.
O mutsuzluk nehrine bir kere düşmeye görsün insan…
Oraya düşmenin kolay ama çıkmanın çok zor olduğunu ancak o zaman anlar.
Cömert bir dilenci gibi yaşar ondan sonra, biraz umut dilenir ve karşılığında her şeyi vermeye razı olur.
Verdikleri gözükmez, herkesin aklında dilenişi kalır.
O umudu bulduklarını, aradıkları insanla karşılaştıklarını sandıkları anda hissettikleri kurtuluşu ve mutluluğu, hiçbir mutlu insan kavrayamaz.
Ama mutsuzlar yanıldıklarını çabuk anlarlar.
Daha derin bir acıyla düşerler mutsuzluklarının içine.
Öç istekleri daha da artar.
Öyle zamanlar olur ki bütün insanları yabancı ve düşman görürler.
Sonra o yabancılara sığınmaya çalışırlar.
Çok mutsuz insan gördüm.
Seslerini tanırım onların, bakışlarını tanırım.
Abartılı neşelerini tanırım.
En neşeli konuşmanın bir yerinde kararıveren yüzlerini tanırım.
Hikâyelerini dinlerim.

Çoğu Dostoyevski’nin sözlerini hatırlatır.
Mutlu olduklarını bilmedikleri için mutsuz olduklarını sanmış, sahte bir mutsuzluktan kurtulmaya çalışırken gerçek bir mutsuzluğa düşmüşlerdir.
Kahkahalarla dolu bir geceden sonra onları izlerseniz hızla başlayan adımlarının gitgide yavaşladığını, her yavaşlayan adımla bir başkasına dönüştüklerini, omuzlarının çöktüğünü, ruhlarında taşıdıkları yorgunluklarının onları esir aldığını görürsünüz.
O anda karşılarına çıkıveren biri onları en çılgın şeyleri yapmaya ikna edebilir.
Aniden evlenebilirler.
Ertesi sabah dudaklarında bir plastik tadıyla uyanmak üzere hiç sevmedikleri hatta hoşlanmadıkları biriyle sevişebilirler.
Varlığıyla kendilerini utandıracak birileriyle kalabalıkların önüne çıkarak poz verebilirler.
Tehlikelidir mutsuzluk.
İnsanı şaşırtır.

Telaşlandırır.
Öç duygusuna sürükler.
Yalnızlık korkularıyla yakar.
Geçmişin hatıralarıyla hırpalar.
Yabancılara muhtaç eder.
Ve birçok insan mutlu olduğunu bilmediğinden mutsuzluğa düşer.
Bir kere mutsuzluk nehrine düştün mü de çıkması zordur.
Bilirim o suları, oralarda yıkandım.
O sularda ıslananları onun için hemen tanırım.
Her mutsuzla karşılaştığımda aynı sözleri söylemek isterim.
“Sakin ol, sükûnet kurtaracak seni.”

Her seferinde de sakin olamayacağını bilirim.
Mutsuzluk telaşlandırır çünkü insanı.
Telaşıyla tehlikelidir zaten, elindeki o küçük ümidi de kaybetmemek için çırpınmasıyla tehlikelidir mutsuzluk.

Pişmanlıklarımızı telaş yaratır çünkü telaşımızla utanılacak hareketler yaparız, bazen önümüzde kaderin açtığı geniş yollarda mutsuzken tökezlememiz telaşımızdandır.

Gördüğümüz her insana, boğulmakta olan bir insanın kurtulma hırsıyla sarılır ve onları korkuturuz, biz onları kendimize doğru çekmeye uğraştıkça onlar bizim korkularımızı çoğaltarak kaçarlar.

Yalnızlıktan korktukları için yalnızlaşır mutsuzlar.
Ve yalnızlaştıkça yalnızlıktan daha çok korkarlar.
Mutluluk topraklarına açılan o “sükûnet kapısından” geçmeyi bir türlü beceremezler.
Sonra bir gün, o küçücük ümitlerini de kaybedip artık yokluğa yaklaştıklarını sandıklarında aniden o sükûnet kapısı açılıverir önlerinde.
Ümitleri yoktur artık ama mutluluk şansı onlara sezdirmeden belirivermiştir.
Ümitsizce dururken bulurlar mutluluğu.
Kimse sonsuza dek o mutsuzluk nehrinde sürüklenmez çünkü…
Bir gün herkes kurtulur.

 

___

Ahmet ALTAN

» 1 Comment

Yaşamalıyım İşte

İnsan;

‘gördüm yaşadım’ demeli,

‘gördüm’ demekle olmuyor.

Şehirleri gördüm demek, ne kadar soğuk, ne kadar uzak.

İnsanları gördüm demek, ne kadar anlamsız, ne kadar boş.

Yaşamalıyım işte. Şehirleri de, insanları da.

Hem görmeliyim, hem yaşamalıyım.

Durmamalı, dolmamalı zaman.

 

Dönüp baktığında anlatacak bir şeyleri olmalı. Oturup kaldığında kelimeleri ardı sıra sıralamalı. Gözleri başkalarının gözlerine bakıp kaldığında anlatmalı çok şeyi. Kitap gibi olmalı. Okundukça okunsun, anlattıkça anlatıp çoğalsın.

 

 

 

İşte götürüyorlar onu; ‘hırs yapmış ev alacağım’ diye, ‘didinmiş arabamı değiştireceğim’ diye. Ona kanser demiş doktor inanamamış, işte götürüyorlar. Durdurun ne yaşamış sorun. Hepsini gördüm diyecek hem de hepsini. Yaşadın mı? Söylesene hangisini yaşadın?

 

Bir saksı Kasımpatı alıp, koklamak gibi. Sulayıp, güneşte ona öykü okumak gibi, hastalanınca gübrelemek gibi, budamak gibi. Ne yaşadın?

 

Portakal kabuğuna dokunup almak gibi. Yıkarken, sulu damarlarına dokunmak gibi, soyarken suyunun eline sarılması gibi, gözüne kaçan suyuna gözyaşının gelmesi gibi. Boğazında ki tatlı ekşimsi tadı gibi. Ne kadar yaşadın söylesene? Ne kadar özümsedin?

 

Korkuyorum. Yaşayamamaktan. Boşluklara inanıp, yokluğa inanıp bırakmaktan. Korkuyorum yaşayamamaktan, sadece gördüğümle yetinip ölmekten…

 

***

Fotoğraf: M-a-e-e

 

 

» No Comments

Bir Sürü Şarkı Geçiyor İçimden

Baktığımda her şey bitmişti…

 

O yol ayrımını bir kan alımında vermiştim. O gün Neslihan hoca derste aşkı işlerken demişti; ‘Seni sevmek, kapında ki paspası bile sevmektir.’. Düşünmüştüm hatalı mıydım diye? Acaba bu sınavı vermiş miydim?

Kaybettim işte demiştim, daha ilk basamakta. Ama öyle değildi. Aşk yoktu ki ortada, yoktu hiçlikten başka birşey. Anlık heveste değildi, ama neden sonuçlar bu kadar eksi gelmişti ki?

 

Farkındaydım, aşkta sahiplenmeyi seçmiştim sahiplenmekten hoşlanmama rağmen. Tuhaf. Kendime yapılmasından hoşlanmadığım şeyleri başkasına yapmazken, neden aşkta hoşlanmadığım şeyi başkasına yapıyordum ki?

 

Bazen çizdiğin yoldan gitmek ne kadar zor. Ve ben bunu bilirken daha da zorlaştırıyordum.

 

***

 

 

Yıl artık valizini hazırlarken bende bu seneki ben’i hazırlamalıyım diyorum. Çok gereksiz şeylere limon sıktığımı fark ettim.

 

***

Bir sürü şarkı geçiyor içimden, hangisini notaya eklemeli? Sonra geçip görüntüleri ekleyip kuyruğuna yas tutmalı? Bilmiyorum, yol göründü işte, zamanı çoktan gelmişti de bakma! Kalp anlamak istemeyince, ne kadar didinsen de anlamıyor işte…

 

_______

Fotoğraf: Laine-O

 

 

 

 

 

» 1 Comment

sevmiyormuş beni’ duydum

Kaptan’ım şimdi ben, uçsuz bucaksız bir denizde. Güneşine gülümseyen, dalgasına göz kırpan. Saçlarımın arasında, deniz suyu.

 

‘sevmiyormuş beni’ duydum ‘bana ne!’.

Kulağımı kapadım gereksiz cümlelere. Artık planlarım ipte asılı kalmıyor. Dürüp katlayıp kaldırıyorum kalbime, yerine. Ne güzel!

Sıra sıra diziyorum yapmak istediklerimi biber niyetine, arada görünen güneşe asıyorum pencere önüne. Hafif kurusun yaz da kullanayım diye. Güzel olur değil mi?

 

 

 

 

» 1 Comment

Posta Kutusundaki Mızıka

 

‘’Sevgili Dost,

 

Bir şehrin en güvenilir yeri sence neresidir? Şehrin neresinde kendimizi güvende hissedebilir mızraklardan ve oklardan emin olabiliriz? Yalnız paltomuzu değil, zırhımızı ve sadağımızı da bırakacağımız kapı hangisidir?

 

Hangi pencere açıldığında rüzgârı bizi üşütmez? Hangi merdiven çıkarıldığında yormaz kalbimizi?’’

 

Posta Kutusundaki Mızıka – A. Ali Ural kitabından…

» No Comments

İtiraflarım

‘Kendimi taa derinden tanımak istiyorum!

 

Bu anı İtiraflarımda şöyle dile getirir Tolstoy:

‘hayatla ölüm arasında son bir kez çırpındım ve içimde olanları tekrar gözden geçirmeye başladım. Birdenbire ancak Allah’a inandığım zamanlarda yaşadığımı fark ettim sırf O’nu düşünmekle bile, hayatın dalgaları kabarıyordu benliğimde. Çevremde her şey canlanıyor, her şey bir anlam kazanıyordu. Hâlbuki O’nu unuttuğumda ve O’ndan uzaklaştığımda yaşamla olan bağlantım kesiliyor, hayat duruveriyordu. Öyleyse, ne arıyorsun daha? Diye haykırdı içimde bir ses… O gün, bugün, bu ışık hiç bırakmadı beni.’

 

A.    Ali Ural – Güneşimin Önünden Çekil kitabından…

» No Comments

Hayat bir yoldur

‘’Sevgili Conderentsraad,

 

Hayat bir yoldur, o yüzden yürüyüşe çıkıyorum.

Yürüyüşe çıkabildiğim sürece, hiçbir şeyden korkmuyorum; ölümden bile.

Çünkü yürüyebildiğim sürece, her şeyden yürüyerek uzaklaşabiliyorum.’’

 

Aynalar Koridorunda Aşk – Mustafa Ulusoy’un kitabından…

» 1 Comment

Kiminle dostluk kurayım?

 

‘’Zünnun Mısri

—Kiminle dostluk kurayım? Diyen Yusuf bin Hüseyn’e,

—Kalbinde dünyaya ait bir şeye malik olmayan, senin hiçbir halini ayıplamayan, kendilerine karşı ne kadar çok değişirsen değiş, sana karşı takındıkları tavrı değişmeyenlerle dost ol!

 

Çünkü dostlara en fazla muhtaç olduğun zaman en çok değiştiğin zamandır! Buyurur.’’

 

Bir Testi Su – Osman Nuri Topbaş’ın kitabından…

 

» No Comments

Gül

Şimdi şarkılar söyle bana,
En sevdiklerinden.
Ben anlatayım sen gül, ama gül.
Gül, dikene rağmen.
Gül, toprağına rağmen.

Bir ıslık dağılırken dar bir geçitten,
Hani nasıl engel tanımazsa
Öyle dağıldı o gülüş.
İşte öyle,
Sınır tanımadan beynimin dar geçitlerinden geçti gönül yoluna…

Fotoğraf: steel

» 1 Comment