Bir Çikolata Bulmalıyım

Kasım 17th, 2008


 

Eksik öykülü Adam’a,

 

 

Yanlış öyküye yazılmışım. İmkânım var mıdır kendimi yeniden yazmak istesem?

 

Uzun süredir ‘Allah rahatlık versin. İyi geceler’ diyip alnımdan öperek yatağa yolcu eden yok. Dağılmış fertlerden ne beklenir ki? Herkes kendi telaşında,

 

’Tüm şehirler uyurken, ben, ben oluyorum; tüm şehirler uyanıkken ben de herkese benziyorum… Bir iyi geceler öpücüğüne hiç alışkın olmadığım kadar ihtiyacım var…’’

 

İsimlendirmeye çalışıyorum yaşanılan her şeyi. İsimlendirdikçe çoğalıyor mutsuzluk. Kanayan yaraları ellerime alıyorum herkesin. Daha çok kanıyor, gözyaşlarımın bulaşıp daha çok yanmasından korkup bırakıyorum. Geçecek, geçecek diye derin, derin soluyup köşeye siniyorum. Geçecek ama elde kalacakların işe yaramaz olmasından korkuyorum.

 

 

‘Bir düşün katiliyim ben, bana hayat demeyin
delirmişliğim ondan…’

 

İçimde kırık büyüyen bir şeyler var. Herkes de biraz olandan. Rengini kaybetmiş deliliğim, sesi kısılmış çılgınlığım. Ben en çok sürprizleri sevdim. Herkese yaptığım ama kimsenin bana yapmadığı. Bende süslü bir kutu içinde kendi kendime sürpriz yaparım. Benden iyi sürpriz mi olur diye dalga geçerim kendimle. Biliyorum benden kötüleri de var. Bu kadar üstüme gelmeyin be kardeşim kanımda duygusallık, birde kadınsallık var bazen kaldıramıyorum işte.

 

Önce eksik melodili şarkıları tamamlıyorum,

Unutulmuş çılgınlıkları hatırlıyorum tek, tek.

Haritada silinmiş o ülkeye bir peri gönderiyorum, mutluluk tozu atması için.

Kitap arasına sakladığım düşlerin tozunu alıp özgür bırakıyorum.

Yorgunum biraz diyorum gülümsemelerime,

Yatağıma uzanıp dinleneceğim, gün ağarırken uyandırın beni…

 

İçimdeki şehirler şafak vaktinde sabah namazına hazırlanırken,

Ben içimdeki çocuk için yeni dilekler tutuyorum.

 

Şimdi gidip dolabı karıştırmalıyım, bir çikolata bulmalıyım.

Hüznümü çikolata ile kaplayıp, birileri için gülüp şaklabanlık yapmalıyım…

 

‘‘yüreğim, bana biraz zaman ver, az dinlenip coşacağım…”

 

Kayboluşundan…

 

Kasım 16th, 2008


 

Uykumun Rüyası,

 

Uykumun içinden geçen hayatların hiçbir rüya tabir kitaplarında bulamıyorum anlamını, parmaklarım kırgın karşılıyor doğan güneşi. Gözlerim çoktandır küskün sabahlara. Anla işte uzun süredir ne tadım var nede tuzum. Dalgınlığım kitap arasında hep. Çoktandır beni anlatan kitaplarda okumuyorum, Kitap adları zaten kayıp. Maskemi indiriyorum. Birazda küskünüm galiba…

 

Çantamda unuttuğum şekerler, günlük arasında saklanan kurabiyeler. (Annem hep kurabiye sevdiğimi bildiği halde hiç kurabiye yapmadı bana.) sayfalarıma çizilmiş gökkuşakları, telefonlarda unutulmuş dostlar. Karışığım yine hem de karmakarışık. Gül suyu kokan pencerelerden sarkıp kimsenin beni umursamadığını söylüyorum kedilere. Peçeteden gemi yapmayı hiç beceremedim ben. Yorgunum galiba. Elimi alnıma koyarken anladım.

Anneme söylesem rahmine alır mı beni?

 

Kimse bilmiyor ben en çok Nazım Hikmeti sevdim. ‘’ Gözlerine bakarken; güneşli bir toprak kokusu vuruyor başıma,  bir buğday tarlasında, ekinlerin içinde kayboluyorum…’’ diyen Nazım’ı soluyorum bugünlerde. Susuyorum kelime, kelime büyüyor içimde. Artık bilmeceleri de bilemez oldum. Çengel bulmacalar gördüğü yerde benden kaçıyorlar. Yaşlı bir kadınım artık cümleleri gelip dudağıma deyiyor. Dalga geçiyorum kendimle. Görende hayatta sürünmüşsün sanacak diyorum. Susuyorum.

Yok, yok ben artık yaşlı bir kadınım, ellerimde utangaç kırışıklıklar. Ruhumda çatlaklıklar… Gülüyorum, çantamı koluma takıp huzur evine de yerleşirim artık ben.

 

Unutulan Yerden…

 

Aldırmadan

Kasım 14th, 2008


 

Gecemin ince Hüznü,

 

Bu günlerde Ay’ın büyüsüne kapılıyorum. O da nispet yapar gibi gece yarısı o kadar cilve yapmasın bana. Tülleri aralayıp başımı gökyüzüne çevirirken, kapılıyorum işte. Hafiften üşümeye aldırmadan, saçımdan düşen tokaya, saçlarımın dağılmasına, halının ayaklarımı gıdıklamasına aldırmadan… Aldırmadan, susarak kapılıyorum işte.

 

İçimden taşanları hiç mi hiç bilmeden seni düşünürken, sen bana aldırmadan, Hatırlarken, içimin yanmasına aldırmadan. Senin bana uzak düşmene aldırmadan, avucumda ki yalnız kırışıklıklara aldırmadan, aldırmadan geceye doluyorum işte.

 

Geride bıraktığım tenimin izlerine aldırmadan, sokaklara düşen bakışlarımın buğusuna aldırmadan, ayaklarımın geri, geri gitmesine aldırmadan, gökyüzüne kafamı kaldırıp ‘of’ derken aldırmadan…

 

Aldırmadan işte…

 

İkimize ait şarkıların arasından, sana dair yazılmış cümlelerimin, hayallerimin arasından,

Hani diyordun ya ‘içinde senden de öte bir dünya var’ gibi cümlelerinin arasından,

Koca, koca şehirlerimizin, dokunuşların, sıcaklığının,

‘gülüm’ gibi iki heceden taşan anlamların arasından, yatağımın, yastığımın arasından,

Bir rüzgâr geçti,

Tarifi bile imkânı olmayan bir uğultu,

Bir rüzgâr geçti sen ile benim aramdan,

Rüzgâr ve biz,

Bir rüzgâr geçti işte…

 

Şimdi,

Balık denizsiz kaldı,

Deniz ise balıksız…

 

Şimdi,

Balık ölü denizlere,

Deniz yeni balıklara gebe…

 

(Üç noktadan öte gitmeyen bir sevda. Virgüllerle ayırdık, her cümlenin sonuna bir virgül koyduk. Oysa bazen bir hayata bile nokta koymak gerekir. O hayata yeniden, yeniden başlamak, yaşamak için. O kadar virgülle ayırdık ki bu dokunuşları, virgüllerin yüzüne bakamaz olduk ve en büyük noktayı koyduk yani ölümü…)

 

Telaşımın herhangi bir anından…

 

 

Ağır Gölgeli Kız

Kasım 10th, 2008

İçimin Derin Sızısına,

Neyi bildim ki bunu bileyim diyorum sık, sık. Ben kapıdan çıkarken, düşlerim kapı arkasında kalıyor hep. Ve geri dönmek istediğimde kilit sesleri kulağımı tırmalıyor.

Düşünüyorum,
Bildiğim, söylemekten zevk aldığım şarkıları, (hani her kızın yaptığı eline tarağı alıp aynanın karşısında artistlik yaparken söylenen şarkılar ben yapmadım ama hayalim sık, sık yapar)
Unutmuşum, yâda onlar küsmüş bana.
Hatırladıkça mutlu eden öykülerim, yok oluşlardan bir kılıf seçmişler kendilerine.
O gözlerimde ki balonlu kız, hangi adrese taşındı ki?

Annemin bana ‘yasakladığı düşler’ kendisine de mi yasaktı acaba? Dönüp bakıyorum gözlerine, söylesene kocan, çocukların dışında hiç düşün oldu mu? Koca bir boşluk… Sağır bir sessizlik… O boşlukta içimde bir şeyler parçalanıyor.
Dilim kekeme olsaydı, belki sana bir şeyler anlatabilirdim. Ama bu sefer kekemelik kalbime düştü. Bütün harfler kaçak.
Bunun tarifi yok galiba. İçin, için parçalanan bir şeyleri anlatmak o kadar zor ki. Kelimeler bile utanıyor anlatamamaktan. An, an yok olan zamanların hesabını kime sormalı ki? Yaşanan her şey bu kadar sıcakken, bir yağmur sonrası yabancılık? Üşüyorum biraz galiba…

‘’İçim acıyor Ne demeli ki şimdi içime?
Acılar, Olgunlaşmak, Öğrenmek, Büyümek için mi deniliyordu?
Yine kendimi kandırmışım, Yeniden başlarım, Tutunurum sanmışım hayata,
Uyandım sanmışım, Yanılmışım. Hep ayni yerdeyim. Nefes alabilirken tek mümkün olunan haliyle, Hiçlikteyim iste.’’
Sürekli aynı şeyi yapıyorum son günlerde. Yüzüğümün dairesinden gökyüzüne bakıp, dünyanın ne kadar küçük ve benin ne kadar büyük olduğunu düşünüyorum? Haritamda kaybolmuş, silinmiş ülkeyi arıyorum sürekli. Parmağımı koysam ve takip etsem kalbimle yeniden bulur muyum o ülkeyi? Bulduğumda o eski benle karşılaşamamaktan öyle çok korkuyorum ki.
İçimin incinmişliği…
Acaba kollarımı kızartan o incir ağacı hala yerinde midir?
Sulamayı unuttuğum çiçekler, ezberlerimde tozlanmış şiirler. Hangi yüzle bakarım onlara. Heves edip ezberlediğim çiçek isimleri arada rüyama girip unutulmuşluklarını yüzüme vuruyorlar. Kızarıyorum…

‘’kendimi aramaya gidiyorum, az sonra gelirim’’ levhası asıyorum sık, sık kalbime. Hayatı izliyorum uzun yağmursuz günlerde. Hani şu kafamı sağıma çevirdiğimde uzun boşluğu gördüğümde en çokta,
Bir tiyatro sahnesi,
En arka koltukta en yalnız gölgeli kız ben,
Bir film şeridi gibi izliyorum hayatıma değenleri, değip geçenleri.
Perde kapanacak, annemin kokusunu taşıyan patlamış mısırlar bitecek,
Ve ben kalkacağım koltuktan daha çok özleyerek, daha çok susarak.
Ve gölgemin ağırlığını daha çok hissederek…

 

Kayboluştan…

Anne Ben Öldüm

Kasım 10th, 2008


Bazen inanmak istemezsin,
Bazen de inandığın yâda inandığını sandığın şeyler boş görünür gözüne. Çoğu zaman bir şarkıda dalıp gidersin, bazen de biri kolundan tutup uyandırsın istersin. Kareler kayıt edersin hafızana, sonra fark edersin koca bir çöp yığınıdır beynin. Bir sürü gereksiz, anlamsız, nedensiz görüntüler. Yorulursun, susmak isterken konuşmanı isterler senden, konuşmak, anlatmak, rahatlamak isterken susman gerekir çoğu zaman da. Bazen -tam konuşma anında susarsın, ne kadar gereksiz konuştuğunu fark edersin. ‘Nesin sen? Kendini ne sanıyorsun?diye sorular sorarsın kendine, bazen de aslında anladığından farklı anlamlarda karşında duran suretlere. Sonra dönüp kendine şunu söylersin ‘bazen sorular da saçmadır…’
Sözün aslını kaybedersin, aslın olan seni kaybedersin. Nerde olduğunu, neden var olduğunu…
Size de öyle oluyor mu? Bazen konuşmanız gerekirken, susma isteği kanınızı emiyor mu? Sanki iki adım daha konuşsanız uçurumdan aşağıya ölüme atlayacakmışsınız gibi geliyor mu size de?
Bilmiyorum, bazen bana konuşmak ölüm, susmak yaşam gibi geliyor…
Bazen de yorganı, battaniyeyi kafama çekip, ‘anne ben öldüm’ demek geliyor.

Ah Bir Ateş Ver

Kasım 10th, 2008

Bazı anılar çok can yakar bilirsiniz. Bazıları da insana güç verir. Bir anıdan geçmeyi hiç beceremedim, ellerime hep kırgınlıklar, hep öfkeler bulaştı. Bazılarının anları o kadar sıcak ki dokununca ellerim yanıyor. Anılar çekmece mi boşaltmaya da kıyamıyorum nedense. Gecenin bir yarısı kilitli çekmeceyi açıp, izliyorum onları. Kimi kırgın kimi ökeli kimi vurdumduymaz, İçimde ki çocuk adım, adım küçülürken, anılarım adım, adım büyüyor. Bilmediklerimin arasına bir bilinmeyen daha; küçük bir dokunuş neden hayatımız boyunca vazgeçilmez kılar o anı?

Ege Türkülerini çok severim ben, ama nedense dinlediklerimin arasında pek yoktur. İlla penceremi açtığımda, usul, usul odama bir rüzgârla giriverecek ve sıkıca saracak beni… Ansızın dalacak bana, alıp kaçıracak hiç ummadığım yerlere.
Neden; bazı şeyler hayatımızda yeri, ağırlığı tüy kadarken, bıraktığı etki uzun sürer ve ağrısı yüreği rahatsız eder ki?

‘Ah bir ateş ver, cigaramı yakayım’
‘Sen sallan gel, ben boyuna bakayım’

Sonuç mu?

Kasım 10th, 2008

 

 

Ben,

Galiba,

Dü-şü-yo-rum…

Çabaladıkça hiç daha çok dibe battın mı? Evet dediğini duyar gibiyim peki bunun sebebi nedir bu konuda bilgin var mı? Buna da hayır der gibisin.

Nerde yanlış yapmıştık ki biz? Yâda hatalı birileri varda biz mi göremiyorduk? Soluduğum yolları tekrar, tekrar soluyordum, solurken kendi kendime hesaplar soruyorum. Bazı cümlelerin sonuna soru işaretleri koyuyor bazılarına üç nokta. Ama neden yine de sonuca ulaşamıyordum ki? Matematiği sevmeyişim sonuca ulaştırmaz mı yoksa?Sıkışıp kalmış bir zar gibiyim. 6 duvar tarafından bir karenin içine. Avucun da sallayıp atanın eline mahkûm…

Ne gitmek için yollar kabul ediyor, nede kalmak için yatağım… Dedim ya sıkışmışım bir köşe başından. Nerde bu polis?

 

 

 

 

Uyansam

Kasım 9th, 2008


 

Duydun mu? ‘kış geldi’ diyorlar, sen inanma onlara. Korkma sığın sen saçaklarına güneşin. Perdelerde kalan bakışlarım yorgun diyorsun ya, doğrudur ama boş ver. Hadi gel, özlediklerimizi analım…

Özlediğim… Neyi? O kadar çok şey var ki. Konuşurken boğazıma tıkanan kelimeler özlemden midir?

Yaptıklarım, hayatı öğrenmek için mi yoksa hayatı unutmak için mi bilmiyorum. Hiç cesur değilim diyordum ya aslında senden daha çok cesurum biliyor musun? Daha korkularınla bile yüz yüze gelmeye korkuyorsun, hadi baksana aynaya gözlerimin içine, içine. Ne oldu? Korktun mu? Hayır, hayır! Suçlamıyorum seni.

Kocaman oldum diyorum ya, kocaman yalan. Hala içimdeki haylaz kızı büyütemedim. Hala ekmek kokan elleri yerinde durmuyor. Kırmızı ayakkabısı ile uyuyan o kırmızılı kızın ayakları karıncaları takip ediyor. Yuvalarına girdiklerinde ise ‘şiiii uyuyorlar ses yapmayın’ diye hemşire taklidi yapıyorum. Sonra gözlerime bakmaya cesaret eden adamlara dokunup ‘senin kalbin uf olmuş’ diyorum.

Tipime, el kadar oluşuma bakmadan millete ‘uf’ olmuşsun diyorum. Annem cimciklese kolumu tutup, uyansam.

 

 

 

 

Öyle Birşey

Kasım 4th, 2008

 

 

Omuz omuza söylediğimiz türküler,

Ateşli, ateşli tartışılan çocukça konular,

Hızlı, hızlı koşulan kaldırımlar,

Kışın kokusunu içimize çektiğimiz limon ağaçları,

Büyük hayal ediyorduk ya hani,

Kocaman, kocaman düşlerimiz vardı,

Kolumuza sepeti taktık mı çekip gidecektik,

Hani o okuduğumuz kitaplarda ki gibi…

Para biriktirecektik yola çıkacaktık,

Bavulsuz, ansız ve korkusuz.

Onu yapacaktık, bunu yapacaktık,

Şöyle, şöyle olacaktı işte…

Mutsuz muyum?

Hayır!

Da, yine de ne bilim,

Öyle işte…

Mutsuz değilim de içimdeki kırılmışlığa çare bulamıyorum be…

 

 

 

Kapıdan Işık Sızıyordu

Ekim 24th, 2008


 

Adresin doğru yazılmış gönlüme ama yanlış zaman da ulaştırıldım sana…

 

 

Kapıdan ışık sızıyordu, bende daldım. Zamansızgeldim düşünmedim, belki de misafirin vardı kalbinde, bir su içeyim dedim pınarından…

 

Biliyorum hüzün kokuyorsun, ama ben hüznünü de koynumda uyuturum. Güneş doğarken gitmek kumbaranı doldurmuşsun, boynunda aşkın izleri derin kesiklerle,

Yaşından büyük suskunluklar sıralı dizlerinde,

Ben de;

Ömründen büyük, gözlerimde taşıdığım sevinçlerimi görünce başını önüne eğdin.

 

Ben, gözlerden bir şeyler istemeyi uzun süre önce bırakmışım,

Sen de, dinlenmeyi

Bir de rüyaları…

Saçlarını diyorum; rüzgâr mı dağıtmıştı yoksa hesap verişler mi?

Fırtınaya mı tutuldun da, böyle bu aşka ıslanmışlığın?

 

Gözlerimde ki haylaz çocuğu gördüğünde, gözlerinde ki bıkkın yaşlı ihtiyarı gördüm;

Yorgun, mutsuz, suskun…

 

Kim bilir, sakinliğimde ne buldun, içimde kurduğum şehirleri çok mu sevdin, bir gece ansızın uyuyakaldın sokaklarımda. Alışmış kaldırımlarım, anlamadım sokak lambalarımı gönlümün karanlığını dağıtıyor yoksa sen mi?

 

Bu şehir sana dar geldiği anda gel sana gönlümde çalan şarkıları dinleteyim.

 

 

Page 2 of 20«12345»...Last »
blank