Bahçıvan

Sevgili dibi deliğim,

Moral oldu bu mektubun. Her mektupta ağaç olurken dostlarımın şimdi ilk defa biri bana bahçıvan demiş… Mutlu oldum. Ağaçlar bilirsin hep dökülmek için büyür yetişir. Bahçıvanlar ise, hayatı güzelleştirir şekillendirir. Demek ki büyümüşüm… Ben, ben olmuşum…

 

Sevgili dost,

 

(…)

 

Bu kadar çok konuşan bir insan nasıl yazamazmış? Diye sordum kendi kendime… Yazmalıymışım, yazmak istesem de, yazamıyordum. Bir şeyler engelliyordu beni hep farkında olmadan… Ama sen benim bahçıvanım oldun adeta. Bakalım verdin toprağa tohumu dua et de büyüsün, filiz olsun, yeşersin, meyve versin…

 

(…)

 

                                                           Dibi deliğin…

 

***

Fotoğraf: Eszter Vály

» No Comments

Söz Bitti

A be dost mektubun elimde, düşündürdü. Söylesene aşk ne zaman hayatımızda tam oldu ki? Cevap yazmama gerek yok galiba mektubuna çünkü sen her şeyi yazmışsın…

 

Sevgili dost,

 

(…)

Akşam defterime baktığımda, o günkü derste geriye bu notlar kalmıştı. ‘galiba sevgi su gibi hava gibi bir şey’ dedim kendi kendime. Baksana yokluğu öldürüyor, azlığı süründürüyor!

Demek ki sevgi direnç veriyor insana,

Can veriyor,

Öyle ya, belki ölüleri bile diriltir.

Evet, onun söylediklerinden bu çıkıyordu.

O gece yatağa sevgi ve ölüm ilişkisini düşündüm.

Sevgi eşittir hayat!

Veya sevgisizlik eşittir ölüm!

Evet, galiba böyleydi.

Yâda bunun gibi bir şeydi!

‘madem öyle’ diye aklımdan geçti ‘sevgisiz yaşayan bunca insan var; peki onlar sevgisizlikten niçin ölmüyorlar o zaman?’

Onu gördüğümde ilkin bunu sordum.

Gülümsedi;

‘Onlar zaten ölmüşler de farkında değiller!’

 

 

Söz bitti! Ama eksik kaldı aşk yanı,

Söze edep yakışır artık, aşkın ağırlığını ancak böyle anlatır! Nokta!

 

                                                                       Dibi deliğin…

 

***

Fotoğraf: mary

» 1 Comment

Sevgili Dost

Sevgili Dost,

 

Gece uzundu, dökülmek, serpilmek, güzelleşmek iyi geldi.

Yorgundum dinlendim. Dalgalıydım biraz duruldum. Soruluydum biraz cevaplandım.

Bazen insan sustuğu kadar konuşmak istiyor, uyuduğu kadar uyanmak,

Sevdiği kadar sevilmek. Çoğu zaman bulamadığını biliyorum ama yinede umudunu bırakmıyor insan. Ne garip şu insanoğlu!

 

İrademi kaybetmişim, kimliğimi, kişiliğimi, benliğimi. Ve en çok da o saf tebessümlerimi. Çok şeyimi kaybettiğimi bu hafta daha iyi anlıyorum. Her yaşadığım olumsuzluk da biraz daha bir parçam gitmiş. Gitmiş gitmesine de bende gitmesine izin vermişim. Bende haksızım, bende hatalıyım. Şu günlerde bir baktım çöl ortasında çöl gibiyim. Çöl evet, evet resmen çöl.

 

Aynaya bakmayı unutur mu insan?

Ya kendine? Ya aklına?

Unutuyormuş be dost, insan kendini unutuyormuş. İnsan insanlığını unutuyormuş. Bilincini, hayatını unutuyormuş.

 

Bazen ben dünyadan o kadar soyutlanıyorum ki, kendimi unuttuğumu bile unutuyorum. Ne kötü! Hadi insanlar sana haksızlık yapıyor, canını acıtıyor, kırıyor, sen olduğunu unuturken sen niye bunları sana yapıyorsun ki?

Yoksa sende sana herkes misin?

Yoksa sende sana herkes gibi yabancı mısın?

 

Dondum! Hayır, hayır bu kadar yabancı sıradan biri olamazdım kendime. Bu kadar uzak. O gece daha idrak ettim dost. Ben kendime yabancıymışım. Unutmuşum kendimi. Uzak düşmüşüm kalbime ve aklıma. Üzüldüm sonra, kendim dışında herkesin bende oluşuna. Ağladım o bende ben olmayışına.

 

Düzelmeliyim artık! Aynalara daha yakın olmalıyım, içime daha dost. Bu yüzdenmiş demek bu kadar mutsuzluğum. Bu aslında kalbim ve aklımın bana ‘bizi unuttun’ isyanıymış. Yeniden kendime dost olmalıyım. Bu kadar kaybettiğim zamana yazık. Hangi hastane odasında iyileştirmeliyim ki şimdi kaybettiğim o zamanı? Öldü gitti bir kere, telafisi yok.

 

Şimdi kefenleyip, toprağa gömmeli. Mezar taşına ‘yaşandı bitti, yaşanması gerekiyordu demek ki. Elbette hikmetleri vardır zamanla görülecek. Ruhuna unutulmuş tebessümler…’

 

Şimdi yeni sayfa açıyorum, daha farkında olarak. Karar verdim kalbime ve aklıma yeni bir ‘ben’e gebe kalmaya… Belki dokuz ay sancılı sürecek, doğumda ağrılı belki. Ama o çocuk bu bana iyi ben olacak…

 

Fotoğraflar: Fotoğraf: norah-m

 

 

 

» No Comments

Peçeteden Mektup

Sevgili Adını Kaybetmiş Adam;

 

Bugünün ilk dakikalarında düştün geceme. Teoman Uçurtmaları söylerken, yıldızlar gecenin hüznünden kaçarken, ben kendimden saklanırken, sen düştün aklıma. Sen hiç peçeteden mektup aldın mı? Bakışlarını kuşlar yemesin diye dua ettim. Benim ayak izlerimi babam kendi başına kararlar verirken, çaldı. Annem beni dizinde uyuttu… Uyudum uyandım. Sonra peçeteden mektup yazdım sana. 

Rahmime düşmüşsün galiba. Ağır ağır ‘ben buradayım’ diyorsun. Bazen yırtıp ana rahmini cem olduğuna bakmadan koynuma girmek için, delirdiğini hissediyorum. Ağır ol çocuk. Ağır ağır büyü içimde. Karnıma dokunduğumda koşma bileklerimi öpmek için. 

Aşk içine saklan hadi şimdi. Seni bir daha ki Ocakta doğum günü sürprizim yapacağım. 

Bir tren vagonunda kendini terk etmiş buluyorum seni. Yüzünü avuçlarıma karıştırıyorum. Kaşlarımın arasında bir yol daha ilk adımındayım. Korkuyorum karanlık gecelerde, düşlerimden gözlerini arayıp buluyorum, yanıyor. Bana güldüğünde ağzım kulaklarıma varıyor. Tutup öpüyorum ıslak gülüşlerini, beş aylıkken annenin okuduğu masalın oluyor öpüşlerim, uyuyorsun. Kendini terk etmeden öncesini merak ediyorum en çok. Hangi kadının saç telindeydin?

 

 

Hadi bana ağızlarını öptüğün kadınları anlat… Ölesiye kıskanayım… Gündüzleri onların ol, geceleri benim. Geceleri korkuyorum çünkü.

 

Kirpiklerim kıskanıyor en çok seni.

Birde sol omzumdaki siyah benim.

Sesin kulağımın içinde yusufçuk.

Hiç çıkma!

 

Asya’n…


Fotoğraf
: Steel

 

 

» 3 Comments

Yeşil Kurbağalı Zarf

Sevgili Yeliz,

 

Mutfağa girdim, çaydanlığı doldururken yüreğime ulaşmayı denedim. Yüreğimde hala çocukluğumdan kalma bir şeyler olmalıydı. Mutfak taşının kenarında yürüyen iki karıncaya bakarken içimdeki kavganın bitmesini diledim, bıkmıştım bu didişmeden… Senin gibi.

 


Hayat olduğu yerden devam ediyor. Tıpkı olması gerektiği gibi. Burada herkes neredeyse çiçek yetiştiriyor. Akasyalar, sardunyalar ve çok çok Ortancalar… Buraya alışmak ve sevmek için iyi bir neden değil mi? Haziran olduğun yerden akıyor. Tırnağımda ki mantar iyileşiyor, yüreğimde ki yara soğuyor. Ve hayat yine olması gerektiği gibi akıyor. Burada Horozlar zamansız öterken, yabancı bir evde, yabancı bir mahallede, yabancı insanların hayatıma dâhil olmasını izliyorum. Bazen iyi geliyor yabancılar… Geceleri geç yatıyorum, sabahları erken kalkıyorum. Rüzgâr hep sağdan esiyor ve ben hayatımın değişmesini istiyorum. Bir sürpriz kutusundan bana yeniden yaşama sevinci sürprizi yapılsın istiyorum. Paulo Coelho’nun kitabı vardı ya hani Veronika Ölmek İstiyordu. Biliyor musun öldü ama başka bir Veronika doğurdu ruhunda…

 

 

***

 

İçimden sana mektuplar yazıyorum biliyor musun? Kimisinin mektup kâğıdı kurbağalı, kimisi yağmurlu, ama zarfları hep pembe. Sonra bulutlu olanları da var, bazen Noel Baba olup sürpriz yapıyorlar. Kocaman bir öpücük koyup –taa İstanbul’a gönderiyorum. Biliyorum gelmiyor.

 

***

 

Bazen hangi duygunun tanesiyim ben bu dünyada diyorum. Öfkenin mi? Aşkın mı? Nefretin mi? Hangisinin? Ben ağlarken sessizce annem gözyaşlarımı toplayıp cebine koyuyor. Sonra bir ikindi vakti balkona asıp kurutuyor.

 

‘anne canım çok acıyor’ dediğimde ‘yara bandı yapıştır’ diyor.

Oysa bilmiyor bakkallar büyük alışveriş merkezleri yüzünden kapandı. Oralarda da koli şeklinde satılır bantlar. Bir tane yapıştırdığımda, diğer acılar sırası ile geleceğinin habercileri gibiler…

 

***

 

İşte öyle. Adana’dan sana fesleğen kokusu gönderiyorum, çocukluğumun boyun kokusu. Şimdilerde hüznüm sahiplendi… Sana bir gün denizden çay içmeye geleceğim, küçük sandalımla ama bir sürü mektup zarflarıyla. Yeşil, pembe, mavi… Ama en çok yeşil kurbağalı zarf getireceğim…

 

Kulağını getir, -İclal Aydın’dan okudum sana da- fısıldayacağım…

 

‘Yaşamımı düşünüyorum da hızı korkutuyor beni… Yarım yarım her şey… Akrabalıklar, çocukluk, okul, aşk… Hep acelem var gibi, hep ayaküstü yemek yer gibi… Belki bu yüzden açım hayata… Telaşım bu telaş yüzünden mi acaba? Bir türlü doyamayıp, hep atıştırır gibi yaşamaktan mı? Neyse…’

***
Fotoğraf: C
ristina

 

 

 

 

 

» 2 Comments

Amanin Mayıs Mı?

 

Sevgili Su,

 

Mayıs… Çektin mi Mayıs’ın kokusunu, cilvesini içine. Allah bize daha çok gönül gözü açıklığı versin ki daha çok görelim, var olanların diğer yönlerini.

Mayıs’ın haylaz yaramaz sarı saçlı kız çocuklarını hatırlatan yeşillerini, dondurma yerken yanağına bulaştıran oğlan çocuklarını hatırlatan rüzgârını.  Açılsın kalp gözümüz daha bir manalı bakalım altın saçan toprağa, yeşillenen çimlere, sabahın seherinde öten sanki ’sen yat yat bir yerlerini büyüt ben burada günün doğuşunun tadına varayım ah bir bilsen neler kaçırıyorsun’ diyen serçelerini…

 

 

 

Mayıs bereketi ile geldi. Bolluğu ile gülümseyen yüzleri ile. O kadar kuraklaşmış ki içimiz nerde bir gülen göz görelim görmemiş gibi saldırıyoruz. Ne güzel yüzler, ne güzel gözler onlar. Gülümsemesi gül kokan yüzler… Dost haneme yeni isimler eklenirken, kimi üzüm kokuyor, kimi şeftali. Kimi de çilek. Ağzın tatlandı değil mi? Birde vakit geçirsen onlarla, ah! Hele ikisi var ki, biri sükûn yanıma diğeri Munzur yanıma benziyor. Hani derler ya ‘insan kendini ancak başka insanların aynasında tanır, anlar’ diye. Öyle işte. Yeniden beni keşfetmek için, yeni baştan:) 

 

O gün Hafsa Abla ne de güzel söyledi Osmanlı şairlerinden birinin mısralarını;

”Bir kişinin sorma aslını sözlerinden bellidir./Meclis-i İrfan görenler hizmetinden bellidir.

Aşığa pirini sormak dediler hacet değil./Arif isen bir bakışta suretinden bellidir.”

Bu sözleri duyunca içime döndüm, Aynam’a! Sözlerimde hangi anlamlar taşıyordum ki, ya suretimde? Korktum boş sözden, boş suretten. Dolmalıydım, dolup taşmalıydım. Sonuçta emanet bir dil, emanet bir suret taşıyordum. Dolu, dolu olmalıydı, anlamları dil aynamdan yansımalıydı.

Hafsa Abla buldu bizleri boş durur mu? Durmaz, başladı duyduklarını, öğrendiklerini anlatmaya;

 

”Kızlar Prof. Dr. Ezio Di Flaviano diye biri varmış, bizim için araştırmış bellemiş demiş ki;

Süt ürünleri ve kırmızı et bezginliği arttırıyor, aman ha az yiyin:)

Yalnızlık ve iç sıkıntısı hisseden insanların rahatlamak için domates, patlıcan, biber, patates, yumurta ve karnıbahar gibi sebzeler tüketmeli, davranışlarından memnun olmayanlar soğan ve pırasa, düş kırıklığı, kuşku ve çekingenlik içinde bulunanlar kereviz ve havuç, yorgunluk için bezelye, endişe, panikli olanlar bol, bol marul yemeliler’ anladınız mı kuzucuklarım” derken bir yandan el hareketleri bir yandan harıl, harıl konuşma, bir insana bu kadar yakışırdı:)

Kızlarla bakışıp gülüştük ”Hafsa Abla biz çok çilek yiyoruz bu durumda ne oluyor?” diye sorduk.

”Aman canım ne bileyim ki ben, adam bu kadar yazmış bende bu kadar belledim. Bence çilek mutluluk veriyordur, bol, bol tebessüm daha çok yiyin de gül yüzünüz şenlensin” dediğinde biz kikir, kikir gülüşmüştük…

 

Öyle işte Su,

hayat manasını içinde saklayarak gelip oturuyor içimize. Bize örtüsünü açmamız için fırsatlar verirken, biz o kadar dalıyoruz ki sıkıntı, üzüntü, problemlere farkına bile varamıyoruz.

  

 

Birde o gün Zahide nede güzel söyledi;

”geçen bir dergide okudum;

Eskiden büyüklerimiz eşlerini yolcu ederken,

—Aman, bize helâlinden kazan, helâlinden getir. Bana da, çocuklarına da haram yedirme! Biz, kuru ekmeğe de razıyız, yeter ki, helâl olsun! Derlermiş.

Şimdi ise biz, beylerimizi işine gönderirken neredeyse:

—Aman eli boş gelme de, nereden, ne bulursan getir! Diyoruz. Hatta bununla da yetinmiyor, hâlimizi vaktimizi düşünmeden ”bitmek tükenmek bilmeyen istekler” sıralıyoruz. Sonra da ailede huzur kalmıyor, yaşamımızda huzur kalmıyor, çoluk çocuğumuz bizi dinlemiyor, yediğimizin içtiğimizin bereketi kalmıyor.”

 

Gittikçe doyumsuzlaşıyor ve gittikçe mutsuzlaşıyoruz. Sonrada şikâyet üstüne şikâyet. Hakkımız var mıdır ki şikâyete? Biz yaptık biz çekeceğiz, haktır bize değil mi Su?

 

Sevgilerimle, Gökkuşağın.

Mayıs/2009

 

***
Fotoğraf: sStranger

» 1 Comment

Nisan’da Olmasa

Özlediğim Su,

 

Uzun zaman oldu değil mi? Çektim kendimi yazmaktan, akmaktan, coşmaktan. Neden mi? Bilmiyorum. Kışlık kıyafetlerin toplanıp yerlerine kaldırılması gibi bende kelimeleri rafa kaldırmış gibiyim. Öyle hissediyorum. Bu kaçıncı mektup bilmiyorum. Yazı dilini uzunca bir süredir kirletmiş gibi hissediyorum, o’da bana kızıp kendini çekti sanki. Baharın gelmesiyle fark ettim bunu. Sonra kalkıp dışarıdaki yeşillere bakınca yazmalıyım aslında dedim, ne kadar küserse küssün. Önce naz eder biliyorum, ardında trip, sonrada dönüp barışacaktır eminim.

 

Yeşil yaprakların etrafı sarmasıyla birlikte gözlerim bayram yeri. Evimizin çevresi öyle ki nazlı dut ağaçları, sinirli incirler, alıngan limonlar, ağır hanımeli, on sekizlik akşamsefaları, nedime nergisler, âşık papatyalar. Hormonlu yiyeceklerden öcü görmüş gibi kaçan babamın diktiği diyetçi salatalık, sporcu domates, üzgün bamya, kontes yeşil fasulye fideleri. Ah birde filizlenmesiyle yeni gelin asma ağaçları… Dedim ya gözüm bugünlerde bayram yerinde, allısıyla ballısıyla, gönlüm de Nisan ile oyunda saklambaç da Görmelisin. Çay keyiflerine başladık bizim yeni doğum yapmış asma altında, akşam ezanından hemen sonra. Etrafı önce karanfil kokuları sarıyor, ardından çay kaşıklarının bardakla raksı. Sonra yavaştan pencerelerden koşup kaçan akşam haber sesleri, eve girmemek için ayak direten tıfıl oğlanlar… Bir de iş servisleri var. Ev reisleri otobüsten inip direk bizim bakkala giriyorlar. Bir elinde yoğurt diğer elinde ekmekler, hızlı adımlarla eve gidiyorlar, belli ki kurt gibi acıkmışlar. Dedikoduyu sorduğunu duyar gibiyim, olmaz mı? Çay, çekirdek, üzümlü kek ya da kurabiyelerle nasıl da tütüyor görsen. Akşam koyu lacivert örtüsünü sererken üstümüze, yorgun, unutulmuş solistlere benziyor sanki gece. Gündüz söylediği türküleri akşam kayıttan dinlemek gibi, cızırtılı cırcır böceklerinin sesi, huzurlu, sessiz ve unutulmuş…

 

 

Bizim köydeki o utangaç Dut Ağacı aklıma geldi birden. Sanki kına gecesi yapılan kız gibi utangaç, güzel, alıngandı. Uyku gibi sevdiğim Dut ağacı, şimdi biliyorum kimsesizsin, en önemlisi çocuksuzsun artık.

 

Dut ağacı üç katlıydı. Bizim köydeki ev iki katlıydı, e bizim dut ağacıda bizim evden büyük olunca üç katlı oluyordu. Yükseklik korkum vardı, hala var. Ama yüreğimi ağzıma getirmek her zaman tuhaf şekilde hoşuma gitmiştir korkumdan ölsem bile. Evcilik oynadığımız birinci mekândı dut ağacının üçüncü katı. Dallarımız kilimsiz, tabaksız bardaksız kesiklikle olmazdı. Hatta küçük dallara fotoğraflarımızı bile asmışlığımız vardı. O kadar yani. Menümüz çok zengindi; dut salatası, dut bastırma bazen dut kavurma, dut yahnisi de, birde özel yemek vardı ki dut böreği… Birinci katlarda gezmez hatta durmazdım bile, çünkü tenimde bir daha kertenkele gezdirmek istemiyordum. Dut ağacımızı saran asmanın O büyük üzümleri hala gözümün önünden gitmez. ‘hani hasta olmuyorum ki, kim demiş yalancı’ diyerek mideye indirdiğim yıkanmamış üzümler. Her yazı hastalanmadan yazı bitirirdim. Halam gerçekten yalancıydı galiba:) Dut ağacından sonra ikinci mekânımızdı Asma altındaki taştan yaptığımız evlerimiz. Çatısız ama içi muhteşem şekilde biz tarafından yapılmış evlerimiz. Çok teknolojiktik efendim:) o kadar ki televizyon kanalını değiştirmeye yarayan kumanda, aynı zamanda kapı açar sonra ocağı yakardık hem de oturduğumuz koltuktan. Ha birde çiçekleri sulardı kumandamız, vay be:) Biraz anormal çocuktuk galiba.

Kirliydik, çamurluydu paçalarımız, çakıllarla oynamaktan avuçlarımız renkten renge bürünürdü ama içimiz, kalbimiz tertemizdi, mutluyduk, ışıl, ışıl ve su gibiydik.

 

Şimdi?

Tertemiziz, aman çamur bulaşmasın eteklerimize diye cambazlıkta üstümüze yok. Toprakla oynamayı bırak, çiçek saksılarında bir avuç ancak görür olduk toprağı. O çakıl taşları ise yok bile. Ama içim, ya kalbim?

Onu da sen söyle Su olur mu?

 

NİSAN/2009

Gökkuşağın…

 

 

 

» 6 Comments

Bir Mektup

Yeni bir dönem başladı Yasemin.

Hem de eskiyi yeniden çıkarmış bir dönemdi bu. Bastığım zemin bile farklıydı. Biliyordum kadın cesurdu erkek den. Yaşamakta da, kaybetmekte de cesurdu biliyorum. Öyle görmüştüm, öyle öğrenmiştim öyle yaşamıştım. Annemin çeyiz sandığına saklamıştım ben korkularımı. Arsızlığımı, haylazlığımı birde cesaretimi alıp çıkmıştım yola. 18 yaşımı geçmiştim, tekrar o yaşta olmak istemeyerek. Hep bir dengesizlikle yaşadım. Aşk gibi. Aşk da dengesizlik değil miydi?

 

Bir gece, oradan buradan konuşurken, susmakla konuşmak arasında fısıldadığın ama içimde çığlık olan o sözler, aynamı parçaladı… Gece uzadı, ben gece de küçüldüm.

O sözlerin, parçayı daha da parça yaptı.

 

‘‘herkesin içi rahat olsun diye gidiyorum demişsin, herkes rahatsız oldu gidişinden. Sevdiğin adamın gülüşlerini seviyordun, sendin o bilmiyordun… Bütün gülüşler sana aitti, attığı kahkahanın rotaları bile aynı seninle aynıydı…

Gittin sağır ve dilsiz bir tebessümle…

Peki, gülüşlerini nereye sakladın?’’

 

Bilseydim Yasemin, ah bilseydim. Geriye notası kırık bir gülüş kalacağını onu da kırardım. Sele verirdim, rüzgârda savururdum küllerini.

Evet, bendim, o sevdiğim adamın gülüşlerini seven,

Evet, bendim, gülüşü ile yedi bahar yaşayan…

Ama geçti,

Ama bitti,

Bak bu iç çekişlerim ondan yadigâr…

 

Bilseydim Yasemin, geriye notası kırık bir gülüş kalacağını…

Ama şimdi tebessümü bile paramparça kavanozda…

 

***
Fotoğraf: Marcin Stawiarz  

 

» No Comments

Aşk Ne ki?

Küçük Hanım’dan,

 

 

 

 

Haklıydın ‘duyguları doğru zamanda dışarı çıkarmak lazım’ derken. Ve ben beceriksiz olduğumu hep kendime kanıtlayarak bu dediğini hiç beceremedim.

Hep dolu, dolu ama zamansız,

Ne yapabilirdim ki, bu bendim.

Zamansızdım ve dolu doluydum.

Daha dünyaya adımımı atmamdan belli olsa gerek,

7 aya yeni girmişken atmışım kendimi dünyaya.

 

Hani demiştin, ‘geçmişin kapanmayan sayfalarına inanmak için çok sebep varken, yarınlar için yeni sayfalar açmak güç geliyor bana. Her yeni gün yerini karanlığa bırakınca günahlarıma gözünüz aydın diyorum, çünkü hala aynı şehirdeyim ve bu şehir bana hissettiklerimi yaşatıyor. Günler geçtikçe (…) bazen sayfalarımı karıştırıyorum ve gerçekten üşüyorum bütün kırılganlığımla yarınlarıma yelken açıyorum.’

 

Hepimiz hem de hepimiz aynıyız. Cam kırıkları deydi mi açık yaraya kaçmak istiyoruz. Kaçılan yerde açık yaraya dokunmuyorlar mı yoksa?

 

Geçmiş geçemeyen.

Geçmiş neden geçmez ki şimdinin sahnesinden?

İnsanın hamuruna ‘unutmak’ eklenmişken, bu eklenmişliğe neden hep inat eder unutmayız ki?

Bilmiyorum. her şeyi bilmek istemediğim gibi.

Aşk… Karmaşık… Karmakarışık.

Sonu gelmez bir iç savaş.

Aşk bir bütünken, bir tam iken, neden en çok acı veren bir parçasını alıp yüreğimizi acıya gebe bırakırız?

O parçayı parçalayıp neden hep bir başka parçasıyla kendimizi aynasında görmek isteriz ki?

Yoksa aşk, bir bütünden çok parça mıdır?

He?

 

Zamansızın…

 

***
Fotoğraf: Marcin Stawiarz  

» 2 Comments

Bir Çikolata Bulmalıyım


 

Eksik öykülü Adam’a,

 

 

Yanlış öyküye yazılmışım. İmkânım var mıdır kendimi yeniden yazmak istesem?

 

Uzun süredir ‘Allah rahatlık versin. İyi geceler’ diyip alnımdan öperek yatağa yolcu eden yok. Dağılmış fertlerden ne beklenir ki? Herkes kendi telaşında,

 

’Tüm şehirler uyurken, ben, ben oluyorum; tüm şehirler uyanıkken ben de herkese benziyorum… Bir iyi geceler öpücüğüne hiç alışkın olmadığım kadar ihtiyacım var…’’

 

İsimlendirmeye çalışıyorum yaşanılan her şeyi. İsimlendirdikçe çoğalıyor mutsuzluk. Kanayan yaraları ellerime alıyorum herkesin. Daha çok kanıyor, gözyaşlarımın bulaşıp daha çok yanmasından korkup bırakıyorum. Geçecek, geçecek diye derin, derin soluyup köşeye siniyorum. Geçecek ama elde kalacakların işe yaramaz olmasından korkuyorum.

 

 

‘Bir düşün katiliyim ben, bana hayat demeyin
delirmişliğim ondan…’

 

İçimde kırık büyüyen bir şeyler var. Herkes de biraz olandan. Rengini kaybetmiş deliliğim, sesi kısılmış çılgınlığım. Ben en çok sürprizleri sevdim. Herkese yaptığım ama kimsenin bana yapmadığı. Bende süslü bir kutu içinde kendi kendime sürpriz yaparım. Benden iyi sürpriz mi olur diye dalga geçerim kendimle. Biliyorum benden kötüleri de var. Bu kadar üstüme gelmeyin be kardeşim kanımda duygusallık, birde kadınsallık var bazen kaldıramıyorum işte.

 

Önce eksik melodili şarkıları tamamlıyorum,

Unutulmuş çılgınlıkları hatırlıyorum tek, tek.

Haritada silinmiş o ülkeye bir peri gönderiyorum, mutluluk tozu atması için.

Kitap arasına sakladığım düşlerin tozunu alıp özgür bırakıyorum.

Yorgunum biraz diyorum gülümsemelerime,

Yatağıma uzanıp dinleneceğim, gün ağarırken uyandırın beni…

 

İçimdeki şehirler şafak vaktinde sabah namazına hazırlanırken,

Ben içimdeki çocuk için yeni dilekler tutuyorum.

 

Şimdi gidip dolabı karıştırmalıyım, bir çikolata bulmalıyım.

Hüznümü çikolata ile kaplayıp, birileri için gülüp şaklabanlık yapmalıyım…

 

‘‘yüreğim, bana biraz zaman ver, az dinlenip coşacağım…”

 

Kayboluşundan…

 

» 2 Comments