Yaşamak, Delilik Gibi

Artık düşlerim Hindistan cevizi kokuyor. ‘İçimdeki iyimser kızı öldürdüm’ derken kalbimin güneyinde bir denizkızı büyümüş. Kuyruğu parlak yeşil…

 

Bir delilik yapmaktan korkuyorum. ‘Ölüm gibi’ bir delilik ‘değil’, ‘yaşamak gibi bir delilik’ bu…

 

 

 

 

***

Fotoğraf: marielle

 

» 3 Comments

Bu Benim Dibe Vuruşum

Sahneler de biz. İki yabancı. İki bir…

Yazdan kalma bir sevinçle seviyorum artık seni. –öyle üzeri tozlanmış yani.-

Sen ise, kocaman bir valizle, ayaküstü gitmeye hazır seviyorsun. –öyle gel git’li yani.-

 

Tıpkı hayat gibi seviyoruz artık birbirimizi. Maskeli, ayaküstü, alelacele, gitmeye yakın. Bu yüzden mi açım ben sana? Bu yüzden mi açım ben gülüşlerine?

Kimseye söyleme, bilmesinler; valizinde taşıdığın kaprislerimi…

 

 

 

Bu sefer ağır geldin hayat. Bu sefer fazla… Dolma artık içime, istemiyorum. Uzayan yolların, büyük engellerinde umurumda değil. Adım da atma bana, sana gelmem için. Batıyorsun, için için. Ne martıların bir anlam veriyor, ne de İstanbul’un adaları. Çay yanındaki kurabiyelerinde umurumda değil.

 

Al işte vazgeçiyorum. Eğer bu dibe vuruş ise, evet dibe vuruyorum.

Aynadaki ben, içimdeki bana karışıyor.

Sen hayat, karışma bana.

Dokuma, kulağıma sesini de fısıldama.

Bu benim dibe vuruşum.

Acı da benim.

Cananım da…

***
Fotoğraf: Krzysztof Adamek

 

» 4 Comments

Yeşil Kurbağalı Zarf

Sevgili Yeliz,

 

Mutfağa girdim, çaydanlığı doldururken yüreğime ulaşmayı denedim. Yüreğimde hala çocukluğumdan kalma bir şeyler olmalıydı. Mutfak taşının kenarında yürüyen iki karıncaya bakarken içimdeki kavganın bitmesini diledim, bıkmıştım bu didişmeden… Senin gibi.

 


Hayat olduğu yerden devam ediyor. Tıpkı olması gerektiği gibi. Burada herkes neredeyse çiçek yetiştiriyor. Akasyalar, sardunyalar ve çok çok Ortancalar… Buraya alışmak ve sevmek için iyi bir neden değil mi? Haziran olduğun yerden akıyor. Tırnağımda ki mantar iyileşiyor, yüreğimde ki yara soğuyor. Ve hayat yine olması gerektiği gibi akıyor. Burada Horozlar zamansız öterken, yabancı bir evde, yabancı bir mahallede, yabancı insanların hayatıma dâhil olmasını izliyorum. Bazen iyi geliyor yabancılar… Geceleri geç yatıyorum, sabahları erken kalkıyorum. Rüzgâr hep sağdan esiyor ve ben hayatımın değişmesini istiyorum. Bir sürpriz kutusundan bana yeniden yaşama sevinci sürprizi yapılsın istiyorum. Paulo Coelho’nun kitabı vardı ya hani Veronika Ölmek İstiyordu. Biliyor musun öldü ama başka bir Veronika doğurdu ruhunda…

 

 

***

 

İçimden sana mektuplar yazıyorum biliyor musun? Kimisinin mektup kâğıdı kurbağalı, kimisi yağmurlu, ama zarfları hep pembe. Sonra bulutlu olanları da var, bazen Noel Baba olup sürpriz yapıyorlar. Kocaman bir öpücük koyup –taa İstanbul’a gönderiyorum. Biliyorum gelmiyor.

 

***

 

Bazen hangi duygunun tanesiyim ben bu dünyada diyorum. Öfkenin mi? Aşkın mı? Nefretin mi? Hangisinin? Ben ağlarken sessizce annem gözyaşlarımı toplayıp cebine koyuyor. Sonra bir ikindi vakti balkona asıp kurutuyor.

 

‘anne canım çok acıyor’ dediğimde ‘yara bandı yapıştır’ diyor.

Oysa bilmiyor bakkallar büyük alışveriş merkezleri yüzünden kapandı. Oralarda da koli şeklinde satılır bantlar. Bir tane yapıştırdığımda, diğer acılar sırası ile geleceğinin habercileri gibiler…

 

***

 

İşte öyle. Adana’dan sana fesleğen kokusu gönderiyorum, çocukluğumun boyun kokusu. Şimdilerde hüznüm sahiplendi… Sana bir gün denizden çay içmeye geleceğim, küçük sandalımla ama bir sürü mektup zarflarıyla. Yeşil, pembe, mavi… Ama en çok yeşil kurbağalı zarf getireceğim…

 

Kulağını getir, -İclal Aydın’dan okudum sana da- fısıldayacağım…

 

‘Yaşamımı düşünüyorum da hızı korkutuyor beni… Yarım yarım her şey… Akrabalıklar, çocukluk, okul, aşk… Hep acelem var gibi, hep ayaküstü yemek yer gibi… Belki bu yüzden açım hayata… Telaşım bu telaş yüzünden mi acaba? Bir türlü doyamayıp, hep atıştırır gibi yaşamaktan mı? Neyse…’

***
Fotoğraf: C
ristina

 

 

 

 

 

» 2 Comments

Belki… Kimbilir…

İçimde ki bu savaş biterse sana gelirim belki.

Dosyamda biriktirdiğim köşe yazıları, kuruttuğum kitap arası çiçeklerimle…

Akasyalar, fesleğenler, hanımelileriyle…

Saçlarımda taşırım iyot kokusunu, avuçlarımda güvercinler için ekmek kırıntıları.

Kadınları anlatırım sana, ama anne olan kadınları.

Sonra ekmek parası kazanan babaları,

Belki yazdan konuşuruz uzun akşamlarda,

Belki bir ara mavi kelebeklerden.

Sen bana papatyalar getirirsin, köşede ki vazom için,

Ben sana çekirdek alırım…

Yâda en iyisi susarım,

Susarız…

 

 

 

 

Aklımıza gelmez arsız zamansız geç kalışlar, kendini kandırışlar, birde kalbimizi örseleyenler…

 

Diyorum ya,

İçimdeki bu savaş biterse sana gelirim dinlenmeye,

Yâda sen bana gelirsin yeniden başlamaya,

Olmaz mı?

 

 

 

***
Fotoğraf: Fırat GÜRGEN

 

» 7 Comments

A Harfi İle Başlamışlar

Çocuğun kalbinde yedi kapı varmış.

Kapısında izler…

Kadının kalbinde tek kapı,

Kapısı kırık…

Adamın kalbinin kapısı duvarla kaplıymış.

Girişi de çıkışı da yokmuş… 

 

Üçü de aynı şeyi istemişler aslında.

Kadınla adam yan yana uyuyup, sabahları aralarında çocukla uyanmak,

Bir evde tek kapı,

Alfabede A harfi olmak…

 

Çocuk kulaklarını pamukla tıkamış, arada kalmış.

Kadın boyundan büyük yaşanmışlıkla kırılmış.

Adam ne yaptığının farkına varamamış.

 

Çocuk fesleğenli pencereden sarkmış,

Kadın bitirmiş,

Adam uyanmış…

 

Alfabede A harfiyle başlayan Aile olmak isterken,

Alfabeden olan A harfini K harfi yaralamış,

Ayrılıkla ayrı düşmüşler…

Gökten 3 elma düşmüş,

Biri Çocuğa, biri Kadın’a, diğeri Adam’a

Ayrı, ayrı bitirmişler…

 

 

***
Fotoğraf
: Bendis Child

 

 

» 4 Comments

O Yar

 

Şimdi anmaz mı beni o yar?

Şimdi yanmaz mı bana o yar?

 

Unutmuş mudur o yorgun bakışlı yârim, silmiş midir aklından sevdiğim hilal gecelerini.

Şimdi biz geçmiş olmuşuz ya en çok ona yanarım ben,

Ben ondan,

O benden geçmişiz,

Biz bizden geçer olmuşuz…

 


Unutmuş mudur gülüşünü sevdiğim, böğürtlen kokusunu? Aklına gelir mi hiç meyve dilimlediğim akşamları? Ya tek kişilik battaniyedeki iki kişiyi? Dudağındaki çekirdek tuzlarını, patlayan mısırları?

Söylesenize unutmuş mudur, gece kaçılan balıkçıları… Dinlenilen 70-80lı şarkıları?

Şimdi o filmi izleyemiyorum biliyor musun mideme kocaman bir taş oturuyor yürütmüyor da ağlatmıyor da, kocaman bir taş şimdi senden kalan bana…

 

Özlemez mi o gözlerini öptüğüm, cilveleşen salata renklerini, adlarını, gece masallarını… Ona seçtiğim Pelin Onay, Nazım Hikmet şiirlerini hiç mi hatırlamaz? Ekmek arası (…) kahvaltısını, söylesene yüreğine taş oturmaz mı hiç (…)’de Cuma ezanları okunurken? Cami çıkışlarında sevindirmek için çikolata verdiğin çocuklar hiç mi gözlerine, kalbine batmaz?

Söylesene o çıkmaz sokak da ki kalbin hiç mi özlemez, bu sakin kalbimi?

İçin, için ağlar gibisin, zamanı ne zaman geldi de gittin?

 

 

Söylesene, ben gerçekte senin neyin oldum…? Sesin hep uzakları çağırıyordu, ben üstüme alındım, sana geldim. Bilseydim, bana ait olmayan bir seslenişi sahiplenir miydim..? Şimdi bir mevsimlik aşk kaldı avuçlarımda. Sadece bir mevsim yaşanan ama bir ömür gibi gelen aşk… Kalbime henüz söylemedim gittiğini. Öğrenirse onun da acı çekmesinden korkuyorum. Seni hala benimle biliyor ve seviyor ama ben kalbime ilk defa yalan söylüyorum. Gittin… Sevdamın öksüzlüğüne alışabilirim belki ama sesinin uzak yolların sonunda olması acıtıyor içimi. Suskunluğun en büyük silahındı, suskunluğunla vurdun beni. Ben alışkınım kendi yaralarımı kendim sarmaya. Asıl acı olan ve kanatan unutulmak aslında. Söylesene, unutulmak kime yakışıyor..? Unutan sen olsan da, sana bile yakışmıyor..Merak etme, üstüne giydirmedim bu duyguyu, unutulmayan olmak sende daha güzel duruyor. Görüyorsun işte, aşka ve sana ihanet etmiyorum ben ki kırgınlığım aşka. Sen üstüne alındın… Bir sonbahar’da, güneş hala daha ısıtırken bedenimi seni çıkarttı karşıma. Sen “bitti” dediğinde yağmur yağıyordu, aşkın canı sıkıldı, seni aldı…”

 

***
Fotoğraf
: Bendis Child

 

 

 

 

 

 

 

» 5 Comments