Sevgili Su,
Mayıs… Çektin mi Mayıs’ın kokusunu, cilvesini içine. Allah bize daha çok gönül gözü açıklığı versin ki daha çok görelim, var olanların diğer yönlerini.
Mayıs’ın haylaz yaramaz sarı saçlı kız çocuklarını hatırlatan yeşillerini, dondurma yerken yanağına bulaştıran oğlan çocuklarını hatırlatan rüzgârını. Açılsın kalp gözümüz daha bir manalı bakalım altın saçan toprağa, yeşillenen çimlere, sabahın seherinde öten sanki ’sen yat yat bir yerlerini büyüt ben burada günün doğuşunun tadına varayım ah bir bilsen neler kaçırıyorsun’ diyen serçelerini…
Mayıs bereketi ile geldi. Bolluğu ile gülümseyen yüzleri ile. O kadar kuraklaşmış ki içimiz nerde bir gülen göz görelim görmemiş gibi saldırıyoruz. Ne güzel yüzler, ne güzel gözler onlar. Gülümsemesi gül kokan yüzler… Dost haneme yeni isimler eklenirken, kimi üzüm kokuyor, kimi şeftali. Kimi de çilek. Ağzın tatlandı değil mi? Birde vakit geçirsen onlarla, ah! Hele ikisi var ki, biri sükûn yanıma diğeri Munzur yanıma benziyor. Hani derler ya ‘insan kendini ancak başka insanların aynasında tanır, anlar’ diye. Öyle işte. Yeniden beni keşfetmek için, yeni baştan:)
O gün Hafsa Abla ne de güzel söyledi Osmanlı şairlerinden birinin mısralarını;
”Bir kişinin sorma aslını sözlerinden bellidir./Meclis-i İrfan görenler hizmetinden bellidir.
Aşığa pirini sormak dediler hacet değil./Arif isen bir bakışta suretinden bellidir.”
Bu sözleri duyunca içime döndüm, Aynam’a! Sözlerimde hangi anlamlar taşıyordum ki, ya suretimde? Korktum boş sözden, boş suretten. Dolmalıydım, dolup taşmalıydım. Sonuçta emanet bir dil, emanet bir suret taşıyordum. Dolu, dolu olmalıydı, anlamları dil aynamdan yansımalıydı.
Hafsa Abla buldu bizleri boş durur mu? Durmaz, başladı duyduklarını, öğrendiklerini anlatmaya;
”Kızlar Prof. Dr. Ezio Di Flaviano diye biri varmış, bizim için araştırmış bellemiş demiş ki;
Süt ürünleri ve kırmızı et bezginliği arttırıyor, aman ha az yiyin:)
Yalnızlık ve iç sıkıntısı hisseden insanların rahatlamak için domates, patlıcan, biber, patates, yumurta ve karnıbahar gibi sebzeler tüketmeli, davranışlarından memnun olmayanlar soğan ve pırasa, düş kırıklığı, kuşku ve çekingenlik içinde bulunanlar kereviz ve havuç, yorgunluk için bezelye, endişe, panikli olanlar bol, bol marul yemeliler’ anladınız mı kuzucuklarım” derken bir yandan el hareketleri bir yandan harıl, harıl konuşma, bir insana bu kadar yakışırdı:)
Kızlarla bakışıp gülüştük ”Hafsa Abla biz çok çilek yiyoruz bu durumda ne oluyor?” diye sorduk.
”Aman canım ne bileyim ki ben, adam bu kadar yazmış bende bu kadar belledim. Bence çilek mutluluk veriyordur, bol, bol tebessüm daha çok yiyin de gül yüzünüz şenlensin” dediğinde biz kikir, kikir gülüşmüştük…
Öyle işte Su,
hayat manasını içinde saklayarak gelip oturuyor içimize. Bize örtüsünü açmamız için fırsatlar verirken, biz o kadar dalıyoruz ki sıkıntı, üzüntü, problemlere farkına bile varamıyoruz.

Birde o gün Zahide nede güzel söyledi;
”geçen bir dergide okudum;
Eskiden büyüklerimiz eşlerini yolcu ederken,
—Aman, bize helâlinden kazan, helâlinden getir. Bana da, çocuklarına da haram yedirme! Biz, kuru ekmeğe de razıyız, yeter ki, helâl olsun! Derlermiş.
Şimdi ise biz, beylerimizi işine gönderirken neredeyse:
—Aman eli boş gelme de, nereden, ne bulursan getir! Diyoruz. Hatta bununla da yetinmiyor, hâlimizi vaktimizi düşünmeden ”bitmek tükenmek bilmeyen istekler” sıralıyoruz. Sonra da ailede huzur kalmıyor, yaşamımızda huzur kalmıyor, çoluk çocuğumuz bizi dinlemiyor, yediğimizin içtiğimizin bereketi kalmıyor.”
Gittikçe doyumsuzlaşıyor ve gittikçe mutsuzlaşıyoruz. Sonrada şikâyet üstüne şikâyet. Hakkımız var mıdır ki şikâyete? Biz yaptık biz çekeceğiz, haktır bize değil mi Su?
Sevgilerimle, Gökkuşağın.
Mayıs/2009
***
Fotoğraf: sStranger