Öylesine

Her bu mevsim gelişinde kirazlar bu kadar mı can yakar?
Canı yakan kirazlar mı, yoksa kiraz kokan yar mi?
Her yıl bana kiraz mevsiminde gel ey yar,
Kulaklarıma takayım seni…

 

Köşeleri dönmeyi seviyordum, en çok da köşeden ‘kim çıkacak merakını’.
Azeri şarkılar geçti aklımdan,
Mayıs akşamlarından Haziran akşamlarına aktım birden,
Asma yapraklarının altında dans ettim,
Yanmayan renkli ampuller yandı birden,
Etraf şenlendi,
En çok da ampullerden yeşil yandı…
Ortaya karpuz dilimleri geldi,
Çekirdekleri ayak bileklerimize yapıştı.
Sonra güldüm, güldü, gülüştük,
Eski silindi, gelecek unutuldu, şimdi çekirdeklerle kavruldu.
Sonra uyuduk işte…

***
Fotoğraf: Foxfires

» 4 Comments

Mayıs Biterken

Mayıs biterken, 

Tam da Mayıs yağmurları atıştırırken,

Birini tanıdım,

Uzun soluyan, sessizce gülen,

Bir anda senin içinde ki canavarı delice şaha kaldırıp

‘sen dünyalı mısın be?’ dedirtecek derecede sakinlikte.

 

Utanmasam, 

Başparmağımı gamzeli, utangaç, çocuksu gülüşünde gezdirecektim,

/annemden korktum, yabancılara yaklaşma dedi:)/

Becerebilsem, evinde ona yemekler yapacaktım.

/Özellikle Fırında Tavuklu Patates bol domatesli, bol biberli ama zehirlenmesinden korktum:)/

 

Birini tanıdım işte.  

İki susan bir konuşan, dikkati çabuk dağılan…

Teni yanık, ağır gölgeli ama çocuksu gülen.

Meğer hala böyleleri varmış, netten hediye çıktı:)

 

***
Fotoğraf: mArta

 

» 16 Comments

Özlemek

Hayatıma giren-girmeyen herkesi çok özlüyorum bugünlerde.

‘gazeteye ilan verdim, tüm sevdiklerim aranıyor’ diye.

Ege’de bir gece mesela düzenleyelim, zeytinliklerde,

Yâda Akdeniz sofrası olsun, asma çardaklarında,

Olmadı Doğu sıla geceleri, dağlara karşı.

Olsun da nasıl olursa olsun.

Çoğalalım da azalmayalım,

Var olalım da yok olmayalım,

Nasıl olursa olsun…

 


Bugünlerde çoğul geziniyorum ama somut tekilim. Hadi gelin,
Ayakkabılarımız darmadağın olsunversin çokluktan,

Gürültümüz şehrimize doluversin.

Sofra da yer kalmayıversin,

Su şişeleri hiç dolu olmayıversin.

Yemekler yetişmeyiversin.

Tabaklar, bardaklar kırılıversin.

 

Bugünlerde diyorum ya çok özlüyorum, Hayatıma giren-girmeyen herkesi,

En çok da o dolu, dolu umursamaz sofraları.

Ekmek kırıntılarını, çocuk kaşıklarını, diz ağrısı çeken yaşlıları, yediklerini beğenmeyenleri, şükredenleri, hani ‘yemek duası’ diyenleri, ‘eline sağlık çok güzel olmuş’ denmesini bekleyenleri…

 

***
Fotoğraf: Alıntı

 

 

» 15 Comments

Rüyalar Kuş Olmuş

 

Gittim gezdim, gördüm geldim.

Geçmişi kabullendim, geleceği şimdiye ekmek yaptım, yedim.

Akasyaların çiçekleri değil,

Yaprakları nane, limon kokarmış öğrendim.

Ayak yalın yürüyen çocukların aslında kendilerini bulutlarda hissettiklerini anladım.


Kara sayfalardan gemi yaptım, deniz tuttu.

Uçak yaptım, uçup kaçtım bu diyarlardan.

Kendi başıma bela oldum, sonra da deva.

Dedemin bana öğretmeye çalıştığı, gece dualarını hatırlamaya çalıştım.

Bol, bol Haluk Levent’in Gitme şarkısı dinledim.

Birilerine şans verdim son kez, ama bana şans veren olmadı.

Virajları hızlı geçtim, yüreğime mısır patlattım.

Rengi bozulmuş ekranlarda filmler izledim, ağlarken uyudum.

Bir baktım rüyalarımın da rengi kaçmış.

Hayat dedi; ‘bende rengimi alıp kaçmak istiyorum’

Bende kızdım ona, engellerini koyup, yüreğime kilitledim, pencerelerini zincirledim.

Kalbimin içinde bir kuş pır pır uçuyor, kaçacak yeri de yok

Böylelikle ‘hayat içimde saklı’ oldu.

Hayat bir saklambaç gel bul beni diyor.

Yüreğimde yüreğimde başka yerde aramayın.

Sende aç bakalım yüreğini, hayat orada mı saklanmış?

 

 

 

 

 

***
Fotoğraf: sStranger

» 2 Comments

Uçurtmalar

Mayıs ortancı çocuk oldu bugünlerde, -Mayıs ortası ya.
Gün Çarşamba, hafta ortası. –yaş ortası gibi sessiz, suskun Çarşamba…
Gittikçe kalabalıklaştığımızı anladığımız gün. –kalabalıklar içinde daha az kalp atışlarımızı duyduğumuz gün ayrıca…
En son ne zaman nefesini tutup kalp atışlarını dinledin?
Herkes diyor bu bahar bereketi ile geldi,
Hadi sende ayrıl telaşlarından, ruhunu aç berekete… 

 

Bir gece ne olduğunu anlamadan, düşüyorum
Birde bakmışım kirli bedenimden çilek kokan /çocuk/ dua ellere,
Bana gülümsemeyenlere küsmüyorum, alınmıyorum bugünlerde.
E
n çok masal kitaplarında gözlerimi gezdiriyorum/ ama okumuyorum.
Bir uçurtma alsın götürsün istiyorum beni Sultan şehri İstanbul’a.
Söz veriyorum ekmek taşıyan karıncalara daha çok yardım edeceğim. 

 

Hayat bana bir şeyler anlatıp duruyor, annemde, babamda, diğerleri de
Ama ben duymuyorum, dinlemiyorum.
Ne yapayım aklım uçurtmalarda… 


Erik yiyenler, dondurma dökenler, kedi kovalayanlar, bisikletten düşenler, Narçiçekleri. Sıcak. Otobüs gürültüleri. Başakların içinde gelincikler. Menevşeler. Kitaplar. Soyunanlar. Giyinenler. Kapanan mağazalar. İşportacılar. Güvercinler. İflas edenler. Kermesler. Karıncalar. Defterler. Konferanslar. Ney. Gitar. Gece 23 dönüşleri. Dolunay ışıltısı. İkilemler. Yatak. Çok uyku. Domates, salatalık.
 

Bu aralar çok izliyorum, çok susuyorum, bol hayal kuruyorum…
Hazirana ip attım çekiyorum, gelmiyor. Ağırdan gelecekmiş öyle dedi. 

 

Hadi Masal okuyalım, en sevdiğimiz işi yeniden yapalım. Çocuklukta bırakmayalım, çuvaldan çıkartalım mı?:)
 
 

***
Fotoğraf: sStranger

 

 

 

 

» 3 Comments

Amanin Mayıs Mı?

 

Sevgili Su,

 

Mayıs… Çektin mi Mayıs’ın kokusunu, cilvesini içine. Allah bize daha çok gönül gözü açıklığı versin ki daha çok görelim, var olanların diğer yönlerini.

Mayıs’ın haylaz yaramaz sarı saçlı kız çocuklarını hatırlatan yeşillerini, dondurma yerken yanağına bulaştıran oğlan çocuklarını hatırlatan rüzgârını.  Açılsın kalp gözümüz daha bir manalı bakalım altın saçan toprağa, yeşillenen çimlere, sabahın seherinde öten sanki ’sen yat yat bir yerlerini büyüt ben burada günün doğuşunun tadına varayım ah bir bilsen neler kaçırıyorsun’ diyen serçelerini…

 

 

 

Mayıs bereketi ile geldi. Bolluğu ile gülümseyen yüzleri ile. O kadar kuraklaşmış ki içimiz nerde bir gülen göz görelim görmemiş gibi saldırıyoruz. Ne güzel yüzler, ne güzel gözler onlar. Gülümsemesi gül kokan yüzler… Dost haneme yeni isimler eklenirken, kimi üzüm kokuyor, kimi şeftali. Kimi de çilek. Ağzın tatlandı değil mi? Birde vakit geçirsen onlarla, ah! Hele ikisi var ki, biri sükûn yanıma diğeri Munzur yanıma benziyor. Hani derler ya ‘insan kendini ancak başka insanların aynasında tanır, anlar’ diye. Öyle işte. Yeniden beni keşfetmek için, yeni baştan:) 

 

O gün Hafsa Abla ne de güzel söyledi Osmanlı şairlerinden birinin mısralarını;

”Bir kişinin sorma aslını sözlerinden bellidir./Meclis-i İrfan görenler hizmetinden bellidir.

Aşığa pirini sormak dediler hacet değil./Arif isen bir bakışta suretinden bellidir.”

Bu sözleri duyunca içime döndüm, Aynam’a! Sözlerimde hangi anlamlar taşıyordum ki, ya suretimde? Korktum boş sözden, boş suretten. Dolmalıydım, dolup taşmalıydım. Sonuçta emanet bir dil, emanet bir suret taşıyordum. Dolu, dolu olmalıydı, anlamları dil aynamdan yansımalıydı.

Hafsa Abla buldu bizleri boş durur mu? Durmaz, başladı duyduklarını, öğrendiklerini anlatmaya;

 

”Kızlar Prof. Dr. Ezio Di Flaviano diye biri varmış, bizim için araştırmış bellemiş demiş ki;

Süt ürünleri ve kırmızı et bezginliği arttırıyor, aman ha az yiyin:)

Yalnızlık ve iç sıkıntısı hisseden insanların rahatlamak için domates, patlıcan, biber, patates, yumurta ve karnıbahar gibi sebzeler tüketmeli, davranışlarından memnun olmayanlar soğan ve pırasa, düş kırıklığı, kuşku ve çekingenlik içinde bulunanlar kereviz ve havuç, yorgunluk için bezelye, endişe, panikli olanlar bol, bol marul yemeliler’ anladınız mı kuzucuklarım” derken bir yandan el hareketleri bir yandan harıl, harıl konuşma, bir insana bu kadar yakışırdı:)

Kızlarla bakışıp gülüştük ”Hafsa Abla biz çok çilek yiyoruz bu durumda ne oluyor?” diye sorduk.

”Aman canım ne bileyim ki ben, adam bu kadar yazmış bende bu kadar belledim. Bence çilek mutluluk veriyordur, bol, bol tebessüm daha çok yiyin de gül yüzünüz şenlensin” dediğinde biz kikir, kikir gülüşmüştük…

 

Öyle işte Su,

hayat manasını içinde saklayarak gelip oturuyor içimize. Bize örtüsünü açmamız için fırsatlar verirken, biz o kadar dalıyoruz ki sıkıntı, üzüntü, problemlere farkına bile varamıyoruz.

  

 

Birde o gün Zahide nede güzel söyledi;

”geçen bir dergide okudum;

Eskiden büyüklerimiz eşlerini yolcu ederken,

—Aman, bize helâlinden kazan, helâlinden getir. Bana da, çocuklarına da haram yedirme! Biz, kuru ekmeğe de razıyız, yeter ki, helâl olsun! Derlermiş.

Şimdi ise biz, beylerimizi işine gönderirken neredeyse:

—Aman eli boş gelme de, nereden, ne bulursan getir! Diyoruz. Hatta bununla da yetinmiyor, hâlimizi vaktimizi düşünmeden ”bitmek tükenmek bilmeyen istekler” sıralıyoruz. Sonra da ailede huzur kalmıyor, yaşamımızda huzur kalmıyor, çoluk çocuğumuz bizi dinlemiyor, yediğimizin içtiğimizin bereketi kalmıyor.”

 

Gittikçe doyumsuzlaşıyor ve gittikçe mutsuzlaşıyoruz. Sonrada şikâyet üstüne şikâyet. Hakkımız var mıdır ki şikâyete? Biz yaptık biz çekeceğiz, haktır bize değil mi Su?

 

Sevgilerimle, Gökkuşağın.

Mayıs/2009

 

***
Fotoğraf: sStranger

» 1 Comment

Begonvil Modası

Mayıs gelmiş, Begonvil çiçekleri ile.

Etraf da ‘2009 Begonvil Mayıs modası’

Derim ki kaçırmayın bu sene ki Mayıs modasını. Mor çiçeklerin arasında, inci gibi çıkan sarı küçük çiçekler; insana haylaz kız çocuklarını hatırlatıyor sanki. Evlerin giriş kapılarından öyle bir dökülüyorlar ki dersiniz çok ünlü bir kadın, saçlarını sallıyor. Öyle havalı.

Çiçekçilerde ki beyaz Zambaklara ne demeli ya, ‘ben hazırım hani damat nerde?’ der gibi. Sonra canlanan Karanfiller ‘pek bir Çingeneler’ bu ay.

Yollarda ki Leylaklara daha bir dikkatli bakın, aşk gibi diri ve çoğullar.

Birde sahneye yeni gösterime çıkan Manolyalar var ki sanki 2009’un en iddialıları.

Diyorum ya Mayıs’ın modası çok iddialı o kadar ki,

Durup bakan gözlerini alamayacak,

Alan gönlünü coşturmadan duramayacak:) 

Diyor ki Mayıs ‘sepetleri hazırlayın gidelim pikniğe’

‘olur’ dedim kendi kendime. Çiçekli kırmızı sofra bezimi aldım, içine doldurdum çilli elmaları… Bir de karıncalar için ekmek kırıntılarını…

  Çocuğun biri bağırıyor sesinin cılızlığına aldırmadan

‘Kaç yıl oldu saymadım köyden göçeli, Mevsimler geldi geçti görüşmeyeli, Hiç haber göndermedin o günden beri, Yoksa bana küstün mü, unuttun mu beni? Dün yine seni andım, gözlerim doldu O tatlı günlerimiz bir anı oldu. Ayrılık geldi başa, katlanmak gerek. Seni çok çok özledim arkadaşım eşşek’

 En çok Lale’ler üzerinde sörf yapan ‘uğur böceklerini’ özledim, utangaç çilli kırmızısı ile. Parmağımın üstünde gezinirken bir dilek daha dilesem kabul eder mi Rahman’ım böcek vasıtası ile? Bol, bol Papatya toplayacağım, sabahları kahvaltı yaparken iyi bir kalkan olur asık suratlı insanlara karşı. Sonra ayak yalın yürüyeceğim toprakta, karıncalarla yarışırken adım, adım, ayaklarımın gıdıklanmasına aldırmadan.

 Hani Ocak kızıyım ya,

—taa sene başında -21 Ocakta- kalbim yeni yaşımda küt, küt atarken tutmuştum dileğimi ‘ilim, ilim’ demiştim kabul etmişti Yaradan, tutmuştu annemin çaldığı yoğurtlar gibi dileğim.

Şimdi de ‘aşk, aşk’ diliyorum Mayıs ayında…


Mutfakta çilekleri görünce aklıma Nilüfer geldi. Nilüfer’in babası bahçesinde çilek yetiştirirdi biz çocukken. Tek onlarda çilek var diye hepimiz o bahçeye saldırırdık, karpuzdan sonra ilk kez bir meyvenin sürünerek yetiştiğini görmüştüm. Nilüfer’in babası zavallı meyveyi korumak için çit yapmıştı çilek etrafına, avucumuzu yalamıştık. Bizde Nilüfer’i kovalardık bize çilek getirsin diye. Getirmezdi. Şimdi büyümüş Nilüfer kocaman kız olmuş, üniversiteye bile gidermiş. Artık ne bahçede çilekleri nede Nilüfergil var. Arada o evin önünden geçerken, acaba hala Nilüfer’in babası çilek yetiştirir mi diye düşünüyorum.

Zamanla her şey nasılda eskiyor, unutuluyor ve özleniyor.

 

 Ortaokula giderken evimizde bir sürü kikirdek Şebboylar vardı. Nasılda güzel, nasılda alımlı olurlardı. İki kız kardeş kiraz gibi olunca koparır küpe yapardık. Akşam babam eve gelince, önce kızar sonrada kulağımızı çekerek ‘alın size daha kırmızı küpeler, çiçeklere zarar verilir mi hiç? Ben sizin kolunuzu koparsam acımaz mı canınız’ derdi. Anlamazdık, yine yapardık kikirdeyerek. Şimdi şu satırları okuduktan sonra;


‘Sadece insanı değil tabii çevrenize de ihtimam gösteriniz. Biliniz ki tabiatla da aynı dine mensupsunuz. Onlar şuursuz din kardeşlerinizdir. Bir ağacı keserek kıyamına, gereksiz yere zararsız bir hayvanı telef ederek rükûuna, bir bardak suyu israf ederek secdesine engel olmayınız. Doğal çevre Allah’ın size emanetidir, ona ihanet etmeyiniz.’


Anladım. İnsan büyüyünce mi anlıyor her şeyi? Keşke yeniden kikirdek Şebboylarımız olsa da öyle dursa izlesem gözüm gönlüm açılsa, söz veriyorum bu sefer koparmayacağım küpelerini:)


Not: Biri varmış, mail atarmış bana sade, sade güzel, güzel. En son mail’inde dermiş ki ‘Nisan’da bitti, baharda. Ne yazacaksın artık?’
Bende dermişim ki;surette bahar bitince manada bahar yaşamaz mı? Nisan bitince Mayıs gelir oda bitsin Haziran var, yeter ki gönlünde ki bahar bitmesin a cancağızım :) Hem yaz da kış da sonbahar da, içinde bahar barındırır. Bahar öyle bir şey ki, aynı yaramaz kızlar gibi oynayacak bir şey bulsun hemen dalar oyun alanına… Yaz da güneş var, Sonbahar da yapraklar, Kış dada kar var. Yetmez mi? :)


(Mavi ile yazılan paragraf Mustafa İslamoğlu’nun Tavsiyeler I-II adlı kitabından…)

» 2 Comments