Damladan Deryaya

Kendini olduğu gibi kabullenmiş bir günün sonunda, ‘kendimi sevdiğimi’ kendime kanıtlamak için aldığım dört kırmızı gül… Odamın içinde kendini nasılda belli ediyor. Ben buradayım, Allah’ın yarattığı en güzel renklerim ile. Altıncı gün oldu hala capcanlı. Allı dallı gelinler gibi…

Pencereyi açtığımda, boynumu okşayıp geçen haylaz rüzgâr odamın içinde ‘hadi benimle dans et’ dercesine salındı, benden yüz bulamayınca yatak örtüleriyle oynaşmaya başladı. Bir arkadaşım, odasının küçük penceresinden dışarıdaki inadına yaşayan genç Selvi ağacına bakıp, onun her rüzgârla dans ettiğini izleyişinde dinlendiğini söylerdi. Ne zaman odasına küçük adımlarla girsem, hafif melodi eşliğinde gözünü Selvi’ye gönlünü dinlenmeye verdiğini görürdüm. Ondan huy mu kaptım neci bende bazen dinlenmek için ağaçlara bakıyorum, ya da ne bilim dokunuyorum. Sabahları köylü olmasını koruyan şehirli olmaya hayır diyen asma ağacına bakmak güne canlı yeşillerle başlamama sebep oluyor. Bizim haylaz rüzgâr oynaşmaya devam ederken, gözüm yine kanı deli asma ağacına takıldı, usul usul salınışına…

Kitap ne diyordu; ‘İnsan, bu dünyaya geldiğinde adeta boş bir kaset gibidir.’

İçimdeki ağır başlı akasyalar bir bir salınıp seslendiler; ‘sen ya bu kaseti ne ile dolduruyorsun?’ dıştan dolu gibi görünüp içi boş olan sesleler mi? Söylesene dünya kasetinin içi ne kokar? Fesleğen mi, yoksa yabani otlar mı? Nisan yağmurları mı dolar, yoksa Ocak kasırgaları mı? Bir bak bakalım kasetine, bir dinle bakalım ne ile dolusun, dolmaktasın?
Evde kabına sığmamış çocuğun biri kendini sokağa atmış, topu bir attı asma ağacının arasına düştü. Asmanın canımı acıdı ne, topu dalların arasından bırakmıyor çocuğa inat =)

Sonra devamında; ‘Ey İnsan! Senin gönlün bir misafirhaneye benzer. Sana gelen gamlar da, sevinçler de birer misafirdir. Sakın kalıcı zannetme.’

Sonbaharda solan, kışın ölen, yazında yeni bir beden, başka bir kişilikle doğan bin bir çeşit bitkiden, her gün birilerinin ölmesinden ve doğmasından ibret almayan biz, nasıl misafirhanede misafir olduğumuzu hatırlayalım ki? Sanki bildiğimizin de farkında mıyız ki? Bundan değil miydi birbirimizle olan kavgamız, birbirimize olan kinimiz? Bu yüzden değil miydi gece gündüz sağlığımızla oynamamız? Unutuşumuzdan değil miydi gece gündüz küplere altınları dolduruşumuz? Geleceğin ev sahipleriyiz ya! Hem de garantili!

Nefes almayı kolaylaştıran sabahları daha birçok seviyorum. Etrafta salınan küpeli köpekler, yeni demlenmiş çayın kokusunun, ağır hanımefendi olan nane ile sevişmesi. Damarlarından aşk akan domatesin kokusuna uzun boylu salatalığın karizmasının karışması. İnsana insan olduğunu en iyi anlatan ekmeğin kokusunun sofrayla bütünleşmesi, tombul yanaklı, kırmızı dudaklı yeşil zeytinin diğer sofra bireylerine inat Sabancı görünüşü…

Sonra; ‘Muhabbetin gerçek mekânı ise nefsimiz değil, gönlümüzdür, kalbimizdir.’

Kendi karanlık sessizliğime gömülüşümüzün nedeni dünyaya nefis gözüyle bakışımızdandı demek. Hiç kalp gözüyle muhabbet eden karanlık olur muydu? Anlamada sabırsız, dinlemeden yargılar mıydık? Gönlünden konuşan, kalbinden seslenen hiç kavganın, öfkenin yargılamaların başkahramanı olabilir miydi? Benim seslenişim bozuk muydu acaba diye söylendim.

Bardağıma bir kaşık şeker, tıngır mıngır melodisi etrafa buhar gibi yayıldı. Bardakla kaşığın dansı en çok bunu seviyorum işte. Sonra ekmek arasındaki peynirin ‘kurtarın beni’ nidalarını, mayonuzun cilvesini, nanenin masaj gibi rahatlatan kokusunu, evden top oynamak için kaçmış çocuk gibi olan yeşilbiberin halini ve haşlanmış yumurtanın ‘ne zaman bana sıra gelecek’ bakışını…

Şu bir gerçektir ki, bu fani dünya, ebedi âleme giden yolda sadece bir istasyondur. İstasyonda uyumak da perişanlık ve pişmanlık sebebidir.’

Uyansana… Kaç günün var ki uyuyorsun. Yarın görecek misin balıkağzının gönlünü kamaştıran deli rengini, akasyanın cilvesini, Çam ağaçlarının ağalıklarını, Selvi’nin eteklerinin dansını? …

(Mavi ile yazılan cümleler Osman Nuri Toptaş’ın Damladan Deryaya kitabından…)

NOT: 1. Resim Akasya çiçeği 2. Resim Hanımeli, 3. Resim benim bildiğim Balıkağzı diğer bir isimle Aslanağzıdır…

» 8 Comments

Nisan’da Olmasa

Özlediğim Su,

 

Uzun zaman oldu değil mi? Çektim kendimi yazmaktan, akmaktan, coşmaktan. Neden mi? Bilmiyorum. Kışlık kıyafetlerin toplanıp yerlerine kaldırılması gibi bende kelimeleri rafa kaldırmış gibiyim. Öyle hissediyorum. Bu kaçıncı mektup bilmiyorum. Yazı dilini uzunca bir süredir kirletmiş gibi hissediyorum, o’da bana kızıp kendini çekti sanki. Baharın gelmesiyle fark ettim bunu. Sonra kalkıp dışarıdaki yeşillere bakınca yazmalıyım aslında dedim, ne kadar küserse küssün. Önce naz eder biliyorum, ardında trip, sonrada dönüp barışacaktır eminim.

 

Yeşil yaprakların etrafı sarmasıyla birlikte gözlerim bayram yeri. Evimizin çevresi öyle ki nazlı dut ağaçları, sinirli incirler, alıngan limonlar, ağır hanımeli, on sekizlik akşamsefaları, nedime nergisler, âşık papatyalar. Hormonlu yiyeceklerden öcü görmüş gibi kaçan babamın diktiği diyetçi salatalık, sporcu domates, üzgün bamya, kontes yeşil fasulye fideleri. Ah birde filizlenmesiyle yeni gelin asma ağaçları… Dedim ya gözüm bugünlerde bayram yerinde, allısıyla ballısıyla, gönlüm de Nisan ile oyunda saklambaç da Görmelisin. Çay keyiflerine başladık bizim yeni doğum yapmış asma altında, akşam ezanından hemen sonra. Etrafı önce karanfil kokuları sarıyor, ardından çay kaşıklarının bardakla raksı. Sonra yavaştan pencerelerden koşup kaçan akşam haber sesleri, eve girmemek için ayak direten tıfıl oğlanlar… Bir de iş servisleri var. Ev reisleri otobüsten inip direk bizim bakkala giriyorlar. Bir elinde yoğurt diğer elinde ekmekler, hızlı adımlarla eve gidiyorlar, belli ki kurt gibi acıkmışlar. Dedikoduyu sorduğunu duyar gibiyim, olmaz mı? Çay, çekirdek, üzümlü kek ya da kurabiyelerle nasıl da tütüyor görsen. Akşam koyu lacivert örtüsünü sererken üstümüze, yorgun, unutulmuş solistlere benziyor sanki gece. Gündüz söylediği türküleri akşam kayıttan dinlemek gibi, cızırtılı cırcır böceklerinin sesi, huzurlu, sessiz ve unutulmuş…

 

 

Bizim köydeki o utangaç Dut Ağacı aklıma geldi birden. Sanki kına gecesi yapılan kız gibi utangaç, güzel, alıngandı. Uyku gibi sevdiğim Dut ağacı, şimdi biliyorum kimsesizsin, en önemlisi çocuksuzsun artık.

 

Dut ağacı üç katlıydı. Bizim köydeki ev iki katlıydı, e bizim dut ağacıda bizim evden büyük olunca üç katlı oluyordu. Yükseklik korkum vardı, hala var. Ama yüreğimi ağzıma getirmek her zaman tuhaf şekilde hoşuma gitmiştir korkumdan ölsem bile. Evcilik oynadığımız birinci mekândı dut ağacının üçüncü katı. Dallarımız kilimsiz, tabaksız bardaksız kesiklikle olmazdı. Hatta küçük dallara fotoğraflarımızı bile asmışlığımız vardı. O kadar yani. Menümüz çok zengindi; dut salatası, dut bastırma bazen dut kavurma, dut yahnisi de, birde özel yemek vardı ki dut böreği… Birinci katlarda gezmez hatta durmazdım bile, çünkü tenimde bir daha kertenkele gezdirmek istemiyordum. Dut ağacımızı saran asmanın O büyük üzümleri hala gözümün önünden gitmez. ‘hani hasta olmuyorum ki, kim demiş yalancı’ diyerek mideye indirdiğim yıkanmamış üzümler. Her yazı hastalanmadan yazı bitirirdim. Halam gerçekten yalancıydı galiba:) Dut ağacından sonra ikinci mekânımızdı Asma altındaki taştan yaptığımız evlerimiz. Çatısız ama içi muhteşem şekilde biz tarafından yapılmış evlerimiz. Çok teknolojiktik efendim:) o kadar ki televizyon kanalını değiştirmeye yarayan kumanda, aynı zamanda kapı açar sonra ocağı yakardık hem de oturduğumuz koltuktan. Ha birde çiçekleri sulardı kumandamız, vay be:) Biraz anormal çocuktuk galiba.

Kirliydik, çamurluydu paçalarımız, çakıllarla oynamaktan avuçlarımız renkten renge bürünürdü ama içimiz, kalbimiz tertemizdi, mutluyduk, ışıl, ışıl ve su gibiydik.

 

Şimdi?

Tertemiziz, aman çamur bulaşmasın eteklerimize diye cambazlıkta üstümüze yok. Toprakla oynamayı bırak, çiçek saksılarında bir avuç ancak görür olduk toprağı. O çakıl taşları ise yok bile. Ama içim, ya kalbim?

Onu da sen söyle Su olur mu?

 

NİSAN/2009

Gökkuşağın…

 

 

 

» 6 Comments

Süt Dökmüş Kahverengi

 

İçimdeki ‘yeşil’ direniyor bütün ‘süt dökmüş kahverengi’lere inat…

» No Comments

Sessizliğin Mavi Zamanında

 

Sessizliğin içinde maviyi buldum, bekliyorum sus ve pus…

» No Comments

Özüm

 

Aslında aradığım özümdü…

» 1 Comment

Bütün Herşey Bana

‘Anneme kızardım kimi zaman. Yarım kalmış, bitmiş bir hikâyenin artığı olduğumu sanırdım… O kendi yolcuğunu yaşarken biz kenar süsü kaldık sanırdım. Seçimlerim belki serseriliğim anneme kıza, kıza annemden kazıyıp kendime aldıklarımdır, kim bilir.

 

Her şeyin bir nedeni var hayatta. Sebepsiz bir tek yara izi yoktur, değil mi?

Kelimeleri yan yana getirip avutuyorum mektup çaldığım çocuk günlerimden beri.

Bu yüzden bütün mektuplar bana, bütün şiirler bana, bütün filmler bana aslında…’

 

İclal Aydın’ın Bitmiş Aşklar Emanetçi’sinden…

 

 

» 2 Comments

İç Çekmek

‘aşk yakıp yıkan, döküp, paralayan bir şey aslında’ dedi çantasını boşaltırken.

İçini çekti. Bir insan yaşadığı süre içinde kaç kez içini çeker acaba?

Durup dururken?

Camdan bakarken?

Bir fotoğraf bulmuşken, örgü örerken, öylece otururken?

Ne çok şeyin özetidir aslında iç çekmek

İşte öyle içini çekti…

 

Bitmiş Aşklar Emanetçisi – İclal Aydın kitabından…

 

» No Comments

Bitmiş Aşklar Emanetçisi

 

Ayrıldık işte…
Bundan sonrası daha güzel olacak, biliyorum. İlk birkaç hafta kanar kalbim. Sonra yavaş yavaş geçer…

Sana bu mektubu neden yazıyorum?

1.Şu anda yeni bir sevgilin olduğunu biliyorum. Ve bu beni kavuruyor.
2.Evet, şu anda yeni bir sevgilin olduğunu ve muhtemelen bu ayrılığın sıkıntısını şu anda onunla dağıtmaya çalıştığını biliyorum. Bu yüzden senden nefret ediyorum.
3.Birlikte geçirdiğimiz güzel birkaç haftanın anısını aylar süren bir işkence ile kalbimden sökme çabanı takdirle karşılıyor,bu yöntemlerin ve zekanla benden daha iyi bir boşanma avukatı olabileceğini söylemek istiyorum.
4.Aslında hayvanın tekisin.
5.Egoistsin,cimrisin,dengesizin birisin. Ama bunlar sen birini sevmeye başladığın zaman nasıl oluyor bilmiyorum, kayboluyorlar…
6.Seni çok sevmiştim…
7.Yeni sevgilinin kim olduğunu da biliyorum…
8.Edith Piaf CD’si benimdi. Nilüfer kasetleri de…Hiçbir önemi yok, ama eşyalarımı topladığım gece salaonda uyurken uyandım ve ne gördüm? Kutularımı kontrol ediyordun. Senden bir şey aldım mı diye… Vay be…
9.Belki de sen iyi bir derssin bana. Senden sonra sevebileceğim biri mutlaka olacaktır. Kötüler kötüsü şablonun daha iyilerini daha çabuk bulmama yardımcı olacak…
10.Bu ayrılığa öyle güzel hazırladım ki kendimi… Öyle geri dönüşsüz, öyle derindi ki attığın kesikler… Bana yaşattığın her şeye teşekkür ederim… İyi ve kötüler… Ama yine de… Bitirmeden bilmeni istediğim birkaç şey var…


Biz seninle…
Kocaman bir bahça gibiydik. Büyük bir göl.
Pufur pufur bir bulut..
Her aşkın ilk günü böyle midir?
İki kişi bir bütün olunca kaplar mı her yanı?

 

Sen ısrarla yollarımızı başka yönlere çevirmeye çalışıyordun. Israrla kurutuyordun beslediğimiz iç denizi… Bu güne geleceğimiz belliydi. ‘Kendi hayatlarımız’ derken ‘biz’ olmaya hevessiz gönlün kuruttu işte sonunda ‘biz’i…
Evet, gidiyorum şimdi. Arkamda bir toz bulutu bırakarak. Sen belki çok sonra fark edeceksin çürüttüğün gemileri, ıssız bıraktığın iskeleleri…
Ama bu senin kararındı…

 

Sana güzel bir yaz günü gelmiştim.
Karlı bir sabahta gidiyorum.
Beş mevsim yaşamışız beraber.
Beş mevsim bir ‘iç denizi’ kurutmaya yetti.

İşte böyle sevgili…

Biz artık seninle haritada iki küçük su lekesi,
Hiçbir nehir kavuşturamaz bizi..

İclal AYDIN /Bitmiş Aşklar Emanetçisi kitabından…

 

 

» 4 Comments

Mimimde Mimim Derim

Nisan gelmiş gördünüz mü?

Giymiş yeşil elbisesini, takmış takıştırmış incik boncuk. Bir havalı bir havalı ki sormayın.

Ee o değil de ben mi olacağım havalı dimi ama?

Bize baharı getiriyor hakkı dimi?

Evet, evet hakkı:)

 

Şu doğanın güzellik salonuna bizi de alsalar da, biz de Nisan gibi olsak.

Üzerimizde bin bir mutluluk,

Çeşit, çeşit huzur,

Minik, minik gülücükler olsa.

 

Biliyorum bizim gibi huysuz, hiçbir şeyden doymayan, elindekinin değerini bilmeyen, her şeyden sorun çıkaran insanları almazlar biliyorum…

Ah bilmeseydim…

 

Sevgili,

Benim gibi haylaz kurdumuz: p beni mimlemiş yine, anneme diyeceğim seni zaten ne mimliyon be, acıyor bak: p

 

“kitap yazmak isteseydin ne yazmak isterdin?”

 

Kitap yazmak isteseydim eğer, uzaydan düşmüş Pinpirikli ile Pusarık’ın tanışmasında olan olayları yazardım. Ve Pusarık’ın annesi ve Pinpiriklinin babası:) Her defasında birbirlerini unutup tekrar, tekrar tanışma olayları. Her hatırlayışta başka bir mekân, başka bir zaman her defasında başka kalabalıklar arasında. Biraz saçma ama ilk aklıma gelen idare edin artıkın:)

 

Tanışma hikâyelerini oldum olası sevmişimdir, o şaşkın telaşlı bilinmez yanını. Ama ben hiç ilk tanışmalardan hoşlanmam o ayrı mesele tabi:)

 

Bende diyorum ki;

Pusarık ile Birinci Tekil Şahıs’ı Mimleyiveriyorum:)

 

Konu ne mi?

-şuan da karşında ki yâda ilk karşına çıkan kişi sana neler hatırlatıyor=)

Anlatıver hele=)

 

 

 

 

 

» 6 Comments