My Blueberry Nights

 

My Blueberry Nights Film’inden;

 

Sevgili Jeremy’i,

Son birkaç gündür insanlara güvenmemeyi öğreniyordum. Bu dersten kaldığıma seviniyorum. Bazen karşımızdakini bir ayna yerine koyarız. Bizi tanımlaması, kim olduğumuzu söylemesi için. Ve karşımda gördüğüm her yansımada, biraz daha Elizabeth oluyorum.

 

Bu noktaya gelmem yaklaşık bir yıl sürdü. Ama karşıdan karşıya geçmek o kadar da zor değilmiş. Önemli olan seni karşı kaldırımda kimin beklediğiymiş.

 

» 2 Comments

Ahh Pollyanna

 

Yarım kalan şarkılarım, yarım kalan filmlerim, yarım kalan kitaplarım, yarım kalan ‘dostluklarım,’

‘Bir gün gelecek, bütün yarım kalmışlar bir araya gelip, hesaplar dürülüp kapanacak,’ ‘biliyorum…’

 

Annemin Antalya seferlerine (kardeşimin doğumu için) başladığında beri, evde ‘anne yarısılık’ oyunlarına başlamış bulunuyorum. On beş gündür hatunumuz evde olmayınca, bütün sorumluluklar kime? Tabii ki evin büyük hatununa düşer. Yani bana.

 

Üyelerimizi sayıyorum efendim; baba paşa, hala hanımefendi, 3 numaralı kardeş hatun, 4 numaralı Adana beyefendisi, ee elebaşları ben efendim. Şimdiye kadar hep okul, iş hayatında ve ev hayatı pek yaşamayan ben hatun bu durumda ne yapar?

 

Ki anne hatunun ne zaman geleceği bilinmemekle beraber, büyük ihtimalle kırk, kırk beş günlük süre zarfından önce gelme ihtimali olmazsa birde.

 

Ev düzenini sağlayacağım derken evi batırma eylemleri,

Çamaşırları yıkama, kurutma, ütüleme giyime hazır hale getirmeye çalışırken, beyazlara renklilere, renklileri beyazlara karıştırma eylemler, (yahu benim suçum değil, karışmış işte aralarına  )

Yemek pişirme esnasında, yemeği yakma, tadına yeni tatlarla yenmeyecek hale getirmeler, saatine yetiştirememe eylemleri,

 

Abla kitabım nerde, abla ayakkabım nerde, abla kazağım nerde, (yaktım hepsini)0

Sıdıka yemek hazır değil mi? (tüp bitti)0 Sıdıka gömlekler nerde? (dilenciye verdim0)

Sıdıka tespihim nerde? (pilavın içine nohut niyetine koydum)0 Sıdıka banyonun anahtarı nerde? (evi satılığa çıkardım)0

Sıdıka elektrik süpürgesini kapat, başım şişti. (Kapanmıyor kapama düğmesi bozulmuş, fişte yapışmış pirize0)

 

Mutfağa girerken lütfen burun maskesi takalım, herhangi zehirlenmeye karşı. 0

Çamaşırların rengine takılmayalım fazla, arada olur böyle haller, büyüyor efendim kızımız. 0

 

Bana biri, ev kadınlarının işi ‘sabahtan akşama kadar yatmak’ derse, kafasını elektrik süpürgesinde temizlerim ona göre.

 

Mesai saatleri sabah 06.00-23.00.

Bekleriz efendim. 0

 

Ah Nazan Öncel ah! ‘Nazan Öncel – Pollyanna’ tavsiye ederiz, bu kadar kargaşa arasında,

 

‘Deliriyorum, çok çocuksun çok, git oyna çocuk…’

‘Mutluluk oyunları, sırları, duyumlarım, içimdeki çocuğu rahat bırak, yıkılsın duvarları’

‘Ağlama çocuk, Pollyanna ahh görüyorsun ya, Pollyanna ahh böyledir dünya,’

‘Bu kadar ceza senide bozar, beni de bozar, herkesi bozar. bu kadar acı yaza da yeter kışa’ ‘da yere topuna yeter.’

‘Unutma çocuk’

 

***
Fotoğraf: Bernie

 

 

» 4 Comments

Nazan Bekiroğlu – La’Sonsuzluk Hecesi

 

Nazan Bekiroğlu – La’Sonsuzluk Hecesi

 

Havva Âdem’in sükûn bulması için yaratılmıştı yaratılmasına ya, çoğu kez sakin bir liman değil fırtınalı bir deniz oluyordu. Durgun bir su olup aktığı zamanlardan çok boğarken hayat veriyor, taşkınıyla diriltiyordu. Garip bir güzellikti bu ama her haliyle güzeldi. Güzeldi ve güzelliği sanki Âdem ona baktıkça çoğalıyordu.

(…)

Saçlarıyla avutuyor, dokunuşlarıyla unutturuyordu. Sesi akıllara durgunluk veriyor, gülümseyişi ölümlerden ölüm, ağlayışı dirim oluyordu. Göğsü Âdemin göğsünde boş kalan yeri dolduruyor, kendini bir daha geri almayacak gibi Âdeme veriyor, Âdem onda sükûnet bulsun diye onda coşuyordu. O coşmalar, o akmalar ki, çiçekleri insan olmaklığa heveslendiriyordu.

Işık ona farklı yanlardan vurunca da vurmayınca da, her an değişiyordu. Anı anına benzemiyordu. Kendisi olarak kalmıyordu. Ya Âdeme dönüşüyordu ya Âdemi baştanbaşa, tependen tırnağa Havva ediyordu.

(…)

Susuyordu Havva. Ama daha aydınlık bir cevabı içinde taşıyan bir soruyla sustuğundan dokunmuyordu bu suskunluk Âdem’e. Mutluysa mutlu ediyordu Havva, Âdem mutlular içinde en mutlu. Mutsuzsa, kül rengi bir is bırakıyordu elinin değdiği yere. Gözünün gördüğünün ve görmediğinin üzerine kendisinden bir mutsuzluk bırakıyordu. Kadındı bu. Halleri, muhalleri, anı, niyeti, bulaşıyordu, akıyordu. Durmuyordu bir yerde, sızıyordu.

Âdem şaşırdı. Bu kadının halleri neredeyse kendisine öğretilmiş isimlerin arasında bulamayacaktı. Neticede, yaratıkların bu en şereflisi, bu isimlerin emanetçi efendisi, esma taliminin gözdesi, o kadar kelimeyi aklında tutmuş öğrenmiş birisi, bir türlü Havva’yı tam anlamıyla anlayıp kavrayamadı. Açtı da açıklayamadı. Ama yine de ondan aklında en fazla kalan renkti, ışıktı, karanlıktı.

Belli ki o, saf değil sarmaşıktı. Berrak değil katışıktı, kadındı karmaşıktı.

(…)

Aşk öylece geldi. Aralarına girdi. Ama ayırmadı birleştirdi. Öznesi çiftse de eylemi birdi. Ben ve sen’den ibaret, ne tek sen ne de tek ben, hem sen hem ben, bir cennet öznesi onlar içindi.

Ve Havva ile çift olduğunda Âdem yalnızlığın ancak Allah’a mahsus olduğunu anladı. Demek bundan böyle Havva’sız yapamazdı.

 

 

 

 

» 2 Comments

Sından Girdim Sinden Çıktım

 

Bazı şeyleri iyileştirmeye çalıştıkça

Daha çok ‘yaralarsın’.

Kandığında, kanarsın.

Durmazsın, durduramazsın.

Bedeninin tam ortasında, sol tarafındasındır.

Volkan patlatıp durdurursun,

Aykırısındır,

Ayrıştırırsın, geçmişle geleceği

Vardığın sonuç ise, yerinde saymak/sayıklamaktır.

 

Daha önemli şeylerin olduğunu,

Sayıklarsın aynada, ama

Saydığın, can kırıklarına bugün; kaç tane eklendiğidir?

 

Bilirsin gereksiz sayıklamalardır,

Ama görüneni görmek istemezsindir,

Bütün ağrı solda toplanmıştır.

Attıkça, çoğalır. Ayırdıkça, ağırlaşırsın.

Anlarsın, Ağrıdıkça, sağırlaşırsın.

 

Bugün başka ‘ben’im dersin,

Kapıdan çıktığında,

Kaçtığın yerde ilk olansındır.

 

Susarsın, kimsesizlikle sulanırsın.

Kapıları kapatırsın.

Bu can izleri benim dersin, sonra

Kurtulmak istersin, üvey evlat gibi kapı dışarı edersin

Kendinde değilsindir,

‘Zaten aşk, kendinde olmama halidir’ dersin

Gider, gelirsin, denklemlerde demlenirsin…

 

İçindeki acıyı dilde anlama dökemezsin,

Demlenen acıyı servis edemezsin,

Kıvrandıkça elli parçaya dönersin,

‘Anne’ dersin, ‘baba’ dersin, ‘dost’ dersin,

Ama bilirsin;

Çare kendindedir.

‘Can’ dersin, ‘canan’ dersin, ‘cananım’ dersin,

Hepsine bir şehirde bedel ödersin.

 

Kıvrana, kıvrana başa dönersin,

Anlarsın kaç cümle kursan da, kaç lügatte olsan da,

Yazdığın, kendini tekrar etmekten başka bir şey değildir…

 

***
Fotoğraf:
vampire-zombie

 

 

 

» 3 Comments

Başucumdaki Müzik

Güllerin içinden onun el yazısı çıkıyor:

 

 Çiçekleri aldığın zaman asla unutmayacağımıza söz verdiğimiz şarkıyı duyacaksın. Uzaklıkların bir anlamı yok… Eğer gerçekten de aramızda, senin bir keresinde söylediğin gibi gizemli bir bağ varsa, onu taşıyacağını sandığım bu güzel şarkıyı dinle… Seni bana getirdiği gibi beni de sana getirsin. Ne düşündüğünü bilmiyorum. Ama nereye gidersen git peşinden geleceğimi bil. Bazı rastlantılar alın-yazısından başka bir şey değildir ve söyle bana onu kim değiştirebilir?

 

Elbette ezberimde.

Bütün yazdıkları gibi… Bütün buluşmalar gibi… Bütün tarihler, bütün yerler, bütün telefonlar gibi…

Kadınlar unutmaz.

Ve gerçekten de bazı rastlantılar alınyazımdan, hayatın bize beklenmedik bir hediyesinden başka ne olabilir?

Bilemeyeceğimiz, asla anlayamayacağımız şey, yazgımızın neden böyle olduğu, neden bizi bambaşka bir yere taşıyabilecekken, tam olarak bilemediğimiz küçük bir ayrıntının, beklenmedik bir sürprizin, kaderin küçük oyununun bizi hiç ummadığımız bir yere atı verdiği… O birkaç saniyelik hayat diliminin bütün bir ömrü nasıl belirlediği…

Ne garip bir oyun!

 

 

Kürşat Başar – Başucumdaki Müzik

 

 

***
Fotoğraf: marielle

 

» 1 Comment